Hususi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hususi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2016 Pazartesi

Yeni Proje


“Memleketimizle dünya milletleri arasında günden güne artan kültürel ve ekonomik temaslar ve yurdumuzda büyük bir hızla gelişen iktisadi ve teknik çalışmalar için belli başlı dünya dillerini hakkıyla öğrenen, ilmi çalışmalardan daha geniş ölçüde faydalanmasını bilen gençlere şiddetle ihtiyaç hissedilmektedir.”
İşbu sebepten dönemin Milli Eğitim Bakanlığı; 1955 senesinde  benim de mensubu olduğum Kadıköy Maarif Koleji dahil 6 adet maarif kolejini, yabancı dilde eğitim yapmak ve yabancı okullara alternatif olmaları gayesiyle yurdun farklı illerinde hizmete soktu. Bir senesi hazırlık olmak üzere toplam yedi sene eğitim verilen bu kurumların isimleri, yaklaşık 20 yıl sonra yayınlanan bir genelge Anadolu Liseleri yapıldı ve sayılarının arttırılmasına karar verildi.
Dahil olduğum 1991 senesinde, nakil öğrencilerin önünü keserek okulun kalitesini muhafaza etmek amacıyla Kadıköy Anadolu Lisesi İngilizce hazırlık eğitimi iki seneye çıkarıldı.
2005-2006 öğretim yılında Anadolu liselerinde hazırlık sınıfları kaldırıldı. Hazırlık sınıfları kaldırılırken aynı zamanda yabancı dilde okutulan matematik, fen, biyoloji, kimya gibi fen derslerinin de birinci yabancı dilde okutulması uygulaması son buldu. Bu dersler Galatasaray Lisesi, Kadıköy Anadolu Lisesi, İstanbul (Erkek) Lisesi gibi okullar dışında Türkçe okutulmaya başlandı. Kuruluşundan bu yana hazırlık sınıfı bulunan İstanbul (Erkek), Galatasaray ve Kadıköy Anadolu liselerindeki 2 yıllık hazırlık sınıfları aynı yıl 1’er yıla indirildi. 
2010-2011 öğretim yılında Anadolu liselerinde birinci yabancı dil dersleri haftada 10 saatten 6 saate düşürüldü. 
Mart 2014’te Milli Eğitim Bakanlığı “proje okul” uygulamasını başlattı. 
Eylül 2014’te taban puan şartı aranmaksızın nakil öğrenciler alındı bu okullara. Önceki yönetmeliğe göre bir okula nakil yaptırmak isteyen öğrencinin puanı o okulun taban puanından yüksek olmak zorundaydı ve yerleştirme puan üstünlüğüne göre yapılıyordu. Taban puan şartı kalktı ve başvuranlar arasında puan üstünlüğü esas alınarak herkese istediği okula başvurup nakil yaptırabilme hakkı tanındı.
Temmuz 2015’te belirlenen proje okullara bizzat bakan onayı ile müdürler atanmaya başlandı. Ardından toplu olarak öğretmenler görevden alınmaya başlandı.
Haziran 2016’da kamuoyunda ses getiren ilk eylem İstanbul Erkek mezuniyet töreninde gerçekleşti. Müdürleri konuşurken öğrenciler sırtlarını dönerek protesto haklarını kullandılar.
1 Eylül 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliği ile proje okullarında 8 yılını doldurmuş yönetici ve öğretmenlerin tayin istemesi, istemeyenlerin de norm fazlası öğretmen olarak Bakanlığın ihtiyaç duyduğu yerlere atanması kararı alındı.  
Basit bir kronolojiden sonra eldeki verileri toplama zamanı.
Dolaylı da olsa ilgili bakanlık bu okulların eğitim seviyelerinin yetersiz olduğunu yada en iyi niyetli bakış açısı ile bir düşüş eğiliminde olduğunu ve tadil edilmesi gerektiğini söylüyor. Bundan ötürü proje okulları adı altında yeni bir düzenleme getiriyor.
Bu okullar başarısız mı ona da sıra gelecek ancak öncelikle aynı yönetmeliğin proje okullarının belirlenme kriterleri (Madde 6) altında sıralanmış şu iki tanıma bir bakıp, oksimoron nedir diye devam edelim.
b) Dezavantajları veya başka bir nedenle beklenen gelişimi sergileyemeyen okullardan kapsamlı bir gelişim planı hayata geçirmek üzere seçilmiş olması,
f) Merkezi sınavlarda kendi türünde başarı ortalamasına göre il genelinde ilk beş dereceye sahip olması,
Bir okul düşünün ki il genelinde kendi türünde ilk beş içinde ancak kendinden beklenen gelişimi sergileyemiyor ve bu sebepten proje okulu olarak belirleniyor. Oksimoron budur.
Gelelim Kadıköy Anadolu Lisesi özelinde son tahlile ve şu başarısızlık hikayesine.
Kadıköy Anadolu Lisesi öğrencileri “Proje Okul” kapsamında öğretmenlerinin başka okullara tayin edilmesine tepki gösterdiler ve oturma eylemi gerçekleştirerek herhangi bir sınavla ölçülemeyecek iradelerini ve okul kültürlerini ortaya koydular.


Herhangi bir muhalif eyleme tahammülü olmayanlar ise 60 senelik eğitim kurumuna TOMA sokarak kendilerine yakışanı yaptılar.
  
2013 ve 2014 senelerine ait ve üniversite yerleşimlerini baz alarak okul rehberlik öğretmenlerinden Coşkun Karabulut tarafından hazırlanan başarı analizlerine aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz.
Bizi uğraştırma diyorsanız ise 2013, 2014, 2015 ve 2016 senelerini kapsayan özet bilgileri ben derledim.

  • Okulun son dört senede üniversiteye öğrenci yerleştirme oranı %90 mertebesinde.
  • Yerleşen her üç öğrenciden biri; İTÜ, Boğaziçi yada ODTÜ’ye girmiş.
  • Her sene ortalama 40 öğrencisini tıp fakültesine yollamış.
  • Ortalama 55 öğrencisini mühendislik fakültelerine göndermiş.
  • 10 mimar, 20 avukat, 10 diş hekimi adayını ülkenin en iyi okullarına uğurlamış... 
Önce hazırlık sınıfları kaldırıldı. 
Sonra yabancı dil ders saatleri azaltıldı. 
Ardından da okullar arası kalite farklılıklarının ortadan kaldırılması adı altında aşağıya çekilmeye çalışıldı.
Şimdi sıra öğretmenlere geldi.


29 Ocak 2015 Perşembe

Rüzgarın Gölgesi

Barselona’ya gitmeye karar vermeden önce haberdar dahi olmadığım ama sonrasında geziyi yönlendirir hale gelen ve başucu kitabı payesine hak kazanan kitaptan…

“Yüzlerce, binlerce ciltle dolu koridorlarda gezindim. Yürürken, bu duvarların ötesinde, dışarıdaki dünyada insanların kendileri için bir şeyler yapmak yerine yaşamlarının her akşam futbol ve pembe dizilerle geçip gitmesini umursamadıklarını, hatta bundan memnun olduklarını, oysa bu kitaplarının her birinin kapakları arasında sonsuz bir evrenin keşfedilmeyi beklediğini düşündüm.”

Yukarıdaki paragraf, Carlos Ruiz Zafon isimli İspanyol bi’ abinin, Rüzgarın Gölgesi isimli kitabından alıntı. Barselona’da geçen roman, Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’nda (yukarıda bahsedilen duvarların içi)kahramanımız Daniel’in eline aldığı kitap ve bunu takip eden harika bir serüveni konu alıyor. Kitap içinde kitap…

Haziran ayında Barselona’ya gidiş geliş uçak biletlerine 248 € vererek (pegasus) keşfi başlattık. Kasım sonunu iple çekerken, şehir hakkında fikir sahibi olmak için; şehirde geçen en azından bir film izleyip, bir de kitap okuyalım dedik. Vicky Cristina Barcelona zaten izlenmiş olduğundan, yine Penelope Cruz’un oynadığı ve Madrid’te başlayıp Barselona’da sonlanan Annem Hakkında Herşey izlenesi, Rüzgarın Gölgesi ise okunası olarak seçildi. Bir haftanın Barselona için çok olacağı telkinleri üzerine, seyahate başkent Madrid’de eklendi ve işbu sebepten filmden çok umutlu idim. Güzel ancak sandığım gibi bir yol hikayesi değil ve de şehirle ilgili detaylardan çok, hikayenin kendisi ön planda olduğundan elde bir tek Rüzgarın Gölgesi kaldı. Daniel’in  en yakın arkadaşı ve romanın en eğlenceli karakteri Fermin Romero de Torres kadar acımasız olup “Sinema akılsızlığı besliyor ve insanları daha da aptallaştırıyor. Sinema bilgisiz kitleleri eğlendirmek için icat edilmiştir.demeyeceğim ancak çok da haksız değil sanki…

Ağustos ayı geldiğinde, elde sadece Barselona’da geçen bir roman ve de gidiş dönüş uçak biletleri vardı. Madrid’e araba kiralayıp mı gitsek, giderken Zaragoza’ya da mı uğrasak derken mesleki ilgi baskın çıktı ve de tren ile gitmeye karar verdik. Renfe vasıtasıyla, yine aylarca önceden toplam 98 € karşılığında Barselona-Madrid hızlı tren biletleri organizasyona dahil edilmiş oldu. Dönüşü ise hem gün kazanmak hem de şehirden havaalanına ulaşmakla bir kez daha uğraşmamak için, uçakla yapmaya karar verip, yine aynı tarihlerde 103 € verip (vueling) cebimize koyduk.

Geriye sadece kafayı koyacak yastıklar kalmış ve aylardan Kasım gelmek üzereydi. En son Berlin’de airbnb üzerinden kiralanan dairede kalındığı ve bu tecrübeden oldukça memnun olunduğu için hedef yine o tarz bir konaklamaydı. İnce eleyip sık dokuduktan ve bütçe dahilinde olduğuna kanaat getirdikten sonra; Barselona’da  donanımlı bir mutfağı olan, temiz, geniş ve La Rambla’nın üzerindeki Citadines Barcelona’da (3 gece, 312 €) karar kıldık. Madrid içinse Puerto del Sol meydanında olması ve fiyatı, eksilerini görmezden gelmemize yeten ve klasik bir otel olan Moderno (3 gece, 207 €)  isimli otelden yerlerimizi ayırttık.

Gitmeden evvel seyahat bloglarını karıştırıp, eşe dosta da sorarak bir yol haritası çıkardık ve 28 Kasım öğleni Katalunya’ya ayak bastık. Gaudi’nin evleri, bitmeyen kilisesi, parkı, Picasso müzesi, La Rambla, Mercado, Kolomb heykeli vs. ile ilgili detaylı bilgiler bu yazının konusu değil ancak nerede yenir derseniz ve dededen kitapçı Daniel Sempere nerelerde dolaştı derseniz onlar olacak sanırım…

  • La Paradeta: Del Born diye bir mahalle var. Seyahat bloglarında sıklıkla yer alıyor. O mahalledeki şubesine gittiğimiz balıkçı. Oldukça salaş bir yer ancak denizden ne çıkarsa tezgahında bulunan ve herşeyin taze, lezzetli ve görece ucuz olduğu dükkan.
  • Can Paixano: Küçük ve şirin bir yer. Marinaya yakın.
  • 7 Portes: Burası nispeten pahalı ama eli yüzü düzgün bir yer. İspanyolların meşhur paellasını yemek için tercih edilebilir.
  • Ciudad Condal: Rambla de Catalunya ile Grand Via de les Corts Catalenes’in kesiştiği noktada. Küçük atıştırmalıklar olarak tarif edilebilecek tapas yemek için kapısında kuyruk oluyor. Gittik gördük sevdik.
  • Nou Candanchu: Parc Güell’e giderseniz –ki gidersiniz-, oradan dönerken yokuş aşağı salınca kendinizi, ulaşacağınız mahallenin ismi Gracia. Burada ortasında saat kulesi olan bir meydan var, bunun köşesinde de bu dükkan. Hem tapasları hem de paelları güzel.

Rüzgarın Gölgesi’ni okurken tanıştığımız ve isimlerine aşina hale geldiğimiz sokaklar ise genelde La Rambla üzerinde ve civarında. Bazılarını bilinçli, kimisini ise tesadüfen görmüş olduk dolayısıyla. Plaça Reial’de flamenko gösterisi izlediğimiz Los Tarantos (yarım saatlik gösteri 10 €) isimli yer, baba Sempere’nin arkadaşı kitapçı Barcelo’nun evinin yanı başında, hem Julian Carax’ın hem de Daniel’in tedavi gördüğü Santa Lucia hastanesi (gerçekte böyle bir yer yok) Picasso müzesinin olduğu yerde, unutulmuş kitaplar mezarlığı ise Kolomb heykeline doğru inerken sağdaki sokaklardan birinde idi.

Aşağıdaki kroki, kitabın ana güzergahını gösteriyor ve de üstündeki gülen yüzler bizim gördüğümüz noktalar. Bunlar dışında bir de Tibidabo tepesi ve buraya çıkan caddede 32 numarada Aldayalar konağı var. Önce L7 numaralı metro hattına binip, ardından da tarihi mavi tramvaya binerseniz, şimdilerde Doxa Consulting isimli bir şirkete ev sahipliği yapan yeri görebilirsiniz. Biz mavi tramvayın saatlerine bakmadan gidip, elimiz boş geri döndük. Siz bakmadan gitmeyin. Gitmezsiniz ya…


Bu yazının içine sığmayan, madridista (yazar burada hala Madrid diyor.) olmamdan bağımsız olarak en az Barselona kadar sevdiğim Madrid için bir olumlu puan da adım başı kitapçı olması. Ömründe sadece bir kez bu ülkeyi gören biri için ne kadar yerinde bir tespit emin değilim ancak, sanırım Madridliler daha çok okuyor.

Şu güzelim kroki kitabın İngilizce baskısının sonunda mevcut ve ben bu kitabı Madrid’den aldım. Adım adım gezmek isteyen, hem çok okuyan hem de çok gezenlere hediyemdir.


13 Kasım 2013 Çarşamba

Etiyopya Notları

Son altı ayda, her biri 15’er günden toplam bir ay geçirdiğim Etiyopya’yı anlatmanın vakti geldi de geçiyor.
1000 mm ekartmanlı atıl Addis Ababa-Cibuti Hattı

Eskilerin Habeşistan diye bildiği ülke, Afrika’nın en büyük ülkelerinden. Federal bir devlet olan Etiyopya, eyalet sistemiyle yönetiliyor. Başkenti Addis Ababa ve İstanbul’dan beş saatlik bir uçuşla ulaşılabiliyor. Başkentte kalacak iseniz Baylan’ın Adisebaba tatlısı hariç her türlü ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Her türlü…

Ulaşım

THY her gün 18:50’de İstanbul’dan kalkıyor ve aynı uçak gece 02:00’da Addis’den kalkarak memlekete geri dönüyor. Ben kullanmadım ancak Qatar Havayolları’nın Doha aktarmalı uçtuğunu da biliyorum. Havaalanında bagaj kaybolma olasılığı az buz değil. Hal böyle iken sırt çantasına eşyaları yedeklemek ilk tavsiyem.

Milli müzede en yaşlı fosil Lucy anamızı görebilir, yerel restoranlara (Misal Abyssinia) gidip yeni tatlar denerken bir yandan da müzik ve dans gösterilerine şahit olabilirsiniz. 

Addis Ababa’da havaalanına yakın iki otelde kaldım. Siyonad ve Friendship otelleri. Fiyat mertebeleri yakın olmasına karşın Friendship çok daha iyi bir otel. 

Bu ülkeye gelince görülmesi gereken ilk yer Lalibela. İş için geldiğim ve de hep kısıtlı programların içine sıkıştığım için henüz göremedim ancak üçüncü sefer görmeden dönmeyeceğim.

Addis Ababa’dan Etiyopya Havayolları ile her gün ulaşım var dağın başındaki bu kasabaya. Yok eğer araba ile gideceğim derseniz, arazi aracı kiralamak elzem. Yolların hali pek iç açıcı değil ve de Lalibela’ya yolda konaklamadan ulaşmak olası değil. Addis’ten çıkıp Kombolcha ya da Weldia’da geceleyip, ertesi sabah erkenden çıkarsanız öğleden sonra ulaşabilirsiniz. -Yeri gelmişken bir not; Weldia’nın Woldia ya da Weldiya, Kombolcha’nın ise Combolcha diye  yazıldığını görünce “ulan bu da atıyor herhalde!” demeyin sakın. Ülke başkanın isminin üç ayrı gazetede, üç farklı şekilde yazıldığını gözlerimle gördüm. Her eyaletin kendine özgü bir dili var ve de birbirlerine hiç benzemiyor.-  Kayalar içinde oyulmuş dünya mirasları listesinde kiliselerin olduğu bu kasaba, ülkenin en çok turist ağırlayan yeri.
Zaman

Bu ülkede zaman biraz garip ilerliyor. Bir yılda 13 ay yaşıyorlar, kafa karışmasın diye 30 gün çeken 12 ay kabul edip artan 5-6 günü 13. Ay ve bayram olarak kabul etmişler. Saat ise doğrudan güneşe bağlı. Ekvatora yakın olduğu için bütün sene güneş sabah altıda doğup, akşam altıda batıyor. Etiyopyalılar günü ikiye bölmüş ve de sabah altıya 24, akşam altıya ise 12’yi uygun görmüşler.  Diyeceğim o ki; öğleden sonra biri kastederek buluşmak istediğiniz bir Etiyopyalı, sabah yedide kapınıza dikilebilir. Bununla da bitmiyor. Yedi sene de geriden geliyorlar. Tevekkeli değil, uçaktan iner inmez genç hissediyor insan kendini.

Yollar

Yolların tehlikeli olduğunu bir iki paragraf önce üstü kapalı geçmiştim. Bu önemli konuyu açıklamak şart. Akşam altıda (bildiğiniz 18:00) güneş küt diye kayboluyor ve Addis Ababa dışında hiçbir yerde yollarda aydınlatma yok. Trafik lambası mı?... Bütün ülkede tek bir tane numune var, o da yine Addis’de. Afrika’nın en çok hayvan ve ikinci en fazla insan nüfusuna sahip olan ülkede, yollar araçtan çok evlerine dönmeye çalışan bu kalabalıklarla doluyor. Yolun ortasında giden bir öküz, üç deve, üstünüze gelen eşekler vaka-i adiye. Kelle koltukta gelen tır şoförleri, çat çiğnemekten kendini Ayrton Senna sanan Isuzu minibüs şoförleri de cabası.
Kombolcha-Dessie tırmanışı
Çat bizdeki Maraş otunun muadili gibi açıklanabilir. Her yerde var ve milyonlarca insanın ağzından eksik olmuyor. İkram da ediyorlar sağolsunlar ama öyle bir iki yaprak yemekle kafa olunmuyor. Bir bağ yemek lazımmış. Öyle diyola…

Uyuşturucu kullanma alışkanlığı ile ilişkilendirilebilir mi bilmem ancak amam HIV’e dikkat. Ülke ortalaması %2 civarında, kırsalda %5’e kadar çıkıyor bu ortalama. 85-90 milyon civarında nüfusu olan bu ülkedeki potansiyel tehlikeyi varın siz hesaplayın.

Güneyde görülmeye değer yer Omo vadisi. Alt dudağını ve de kulaklarını güzellik simgesi diye tabak takarak genişleten kabileler var ya onlar orada. Günlüğü 100-120 dolara şoförü dahil bir cip kiralayıp gitmek mümkün. Mazotun litresi 18 birr. Bizim parayla 1,8 TL.

Gelelim okuduğum ettiğim değil de gezip gördüğüm yerlere. Addis Ababa’nın da başkent vasfı dışında eyalet sayıldığı ülkede toplam 11 eyalet mevcut. Bizim güzergahın geçtiği koridor Amhara ve Afar’a denk geldiğinden, Addis ile beraber bu üç eyaleti baştan sona gezdim sayılır.

Oteller

Awash, Debre Birhan, Kombolcha şehirleri ve Ankober kasabasında konakladım.

Awash’ta iki farklı otelde kaldım. Genet Otel ve Awash Falls Lounge.  Genet evlerden ırak. Pis ve de yiyecek bir şey yok ancak Awash milli parkının içinde, şelalenin yanı başındaki Awash Lounge muhteşem bir yer. Sıkıntıdan sayılırsa tek sorun, kahvaltı yaparken maymunların çantanızı çalma tehlikesi. Şanslı iseniz timsah görebilirsiniz ki ben gördüm.


Awash Şelaleri
Debre Birhan’da ise eski bir uzun mesafe koşucusu olan Geti Wamie’nin sahibi olduğu Eva Otel’de kaldım. Temiz, sıcak suyu var ve yiyecek bir şeyler bulunabiliyor. Şubat ayında gittiğimde inşa halinde olan yeni bina, Kasım’da ise bitmek üzereydi.

Ankober’de kaldığım yer uzak ara en ilginç oteldi. Ankober Lounge bir dağın tepesinde. Araçla tepenin ancak yamaçlarına ulaşıp, çantalar sırtta 2820 rakımına kadar 100 m tırmanmak zorundasınız. Tepeye ulaştığınız vakit kolda ya da göğüste bir ağrı, baş dönmesi vs. yok ise efor testini geçtiniz demektir. Odalar temiz ve de sıcak su var. Yemekler idare eder. Hava kalın pijama üzerine çift battaniye ile yatacak kadar soğuk ama manzarası muazzam.
Ankober Lounge
Kombolcha’da kaldığım Sunny Side Otel ise benim favorim. Odalar temiz, sinek için cibinlikler mevcut, sıcak suyu genelde var, personelin çoğu İngilizce biliyor ve baya kalabalık bir menüsü var. Unutmadan yarı olimpik bir havuzu bile var bu otelin.

Sunny Side Otel
Yeme-İçme

Injera ismini verdikleri, burada yetişen tef isimli bir tahıldan yaptıkları, mayasından ötürü ekşi kokan ve benim pek haz almadığım bir ekmek üzerinde sunuyorlar bir çok yerel yemeği. Bizim sac kavurmaya benzeyen, oldukça baharatlı Tibs (kesim yöntemine göre zilzil tibs olduğu da oluyor) denenebilir. Şarapları yaramaz ama biraları fena değil. Amber, St.George ve ismini hatırlamadığım bir bira daha denedim ve bence en iyisi Amber. Tej isminde baldan üretilen bir içki var ki sevmedim ama siz deneyin gitmişken. Konu ile paragrafın sonuna yaklaşırken şu uyarıyı yapmaz isem yanlış yaparım; siz siz olun yanınızda tedbir amaçlı konserve götürmeyi ihmal etmeyin. Sabah ve akşam otelde yiyecek bir şeyler bulunabilir ancak öğlen arazide kalırsanız barbunya pilaki ya da sardalya konservesi hiç bu kadar lezzetli tatmayacaktır.

http://www.ethiopiawine.com/wp-content/uploads/ethiopian-beer-hara-meta-amber-dashen-lager-addis-ababa.jpg
İnsanlar

Güzeller. Tek kelime ifade etmek gerekirse başka türlü nitelendirilemezler. Hem fiziksel olarak öyleler, hem de davranış. Sabahtan akşama kadar çalışan bir taş işçisi günlük 40 birr (4 TL), size hizmet eden bir garson ise ayda 1500 birr (150 TL) kazanıyor ancak yüzlerindeki tebessüm bir an için eksilmiyor.




Amhara’da insanlar Afar’a göre biraz daha giyinik. Afar’da ise süslü kostümler, yarı çıplak insanlar bir süre sonra olağan hale geliyor. Ciddi bir su sıkıntısı var ülke genelinde ve nehirlerden bidonlarla, şişelerle su taşıyor kadınlar ve çocuklar. Aynı suda yıkanıyor, çamaşırlarını yıkıyor vs.




Su sıkıntısı var dediysem yağmur yağmayacak sanmayın. Kiremt ve Belg adı verilen iki yağmur sezonu var Etiyopya’da. Mart-Mayıs arasında yağan Belg yağmurları ve ardından başlayıp Eylül’e kadar devam eden Kiremt. Kiremt sezonunda hiç durmadan yağan, gözünüzü açtırmayan bir yağmur varken; Belg’de ise her öğlen gelip geçen bir ahmak ıslatan var. Ezcümle; Şubat ya da Kasım Etiyopya seyahati için ideal zamanlar.


Şubat 2013 fotoları: http://ucheokechukwu.blogspot.com/2013/02/habesistan-izlenimleri.html

1 Temmuz 2013 Pazartesi

1956 Melbourne - 2013 Fransa ve Potanın Çapulcuları

Avustralya'nın Melbourne'i nere, Fransa kuzeyindeki küçük kasaba Orchies nere?
1956 Melbourne Yaz Olimpiyatları ile 2013 Kadınlar Avrupa Şampiyonası ne alaka?
Kaptan Işıl, Macar su topu efsanesi Ervin Zador'u tanır mı? Sanmıyorum ama bu iki hikaye birbirine benziyor. Bence...  

Macaristan'ın SSCB işgalinde olduğu yıllar. Sovyet tankları Budapeşte'yi yerlebir edip, Macar devrimini bastırmaya çalışıyor. Yüzlerce insan öldülüp, binlercesi tutuklanırken Macar su topu takımı Çekoslovakya'da olimpiyatlara hazırlanıyor.

Her iki takım da ilk maçlarını kolayca kazanıyor ve yarı finalde karşılaşıyorlar. Su topunun sert bir spor olduğu ortada ancak, bu maç farklı. Suyun altında tekmeler, tırnaklamalar gırla. O kadar sert geçiyor ki maç, havuz kandan kıpkırmızı kesiliyor ve olimpiyat tarihine kanlı havuz diye geçiyor bu 'olay'.

Macaristan, Zador'un da attığı iki golle maçı 4-0 kazanıyor ve finale yükseliyor. Takımın yıldızı Zador ise maçın son anlarında yediği yumruk sebebiyle bu hale geliyor ve de final maçında oynayamıyor.

Finali Yugoslavya karşısında 2-1 kazanan Macaristan altın madalyanın sahibi olurken, o takımın oyuncuları vatanlarına dönemiyorlar. Bazıları Ervin Zador gibi Amerika'ya iltica ederken, birçoğu da Avustralya'da kalıyor.
Ervin Zador
Dün akşam Türk kadınları Sırbistan karşısında ülkelerini temsil ettiler ve bronz madalya kazandılar. O takımın  oyun kurucularından biri ve Galatasaray kaptanı olan Işıl Alben, turnuvadan heme önce içini dökmüş, şunları yazmış ve #direngezi demişti.

"6-8 yaş arasındaki iki çocuğunun elinden tutmuş anneyi, 90 yaşında yürürken düşmemek için sağa sola tutunan dedeyi, daha aylıkken kucağında bebeğiyle gelen babayı sevdim. Ellerinde Türk bayraklarıyla yürüyen 12-16 yaşındaki çocukları, herkesin eşit oluşunu, omuzunda maymunu motorunda Türk bayrağı olan ağabeyimi sevdim. Sadece 1 ay önce, Kadıköy’de maçta belki de bana küfür edenlerden biri olan, boynunda Fenerbahçe atkısıyla ‘iyi akşamlar kaptan’ diyen kardeşimi sevdim. Tanımadığım ve bilmediğim çok fazla şeyi sevdim dün. Şimdi ise sevgi ve saygıyla çoğalmayı diliyorum…"

Işıl Alben
Maçın ardından madalyası boynunda, Atatürk sırtında tribünlere koştu Alben ama bugün ararsanız ulusal medyada, bu fotoğrafı kolay kolay bulamazsınız. 
Sadece o mu? Bütün takım aşağıdaki pozu verdiler dünyaya. Dün akşam ntvspor boş bulunup da bu fotoğrafla verirken haberi, bugün baktım kaldırmışlar.

Potanın Perileri
Şimdilik vatanlarına geri dönmelerinde sorun olacağını sanmıyorum bu utanmazların ama ödül yönetmeliğine göre hakettiklerini alabilecekler mi? Emin değilim.



25 Nisan 2013 Perşembe

Evladıma Miras Bu Sevda

Bizim şimdilerde yedi aylık olan bir kuzumuz var. Kendimi biliyorum ya, tutamam bağırırım gol olunca, pratik yapıyoruz aylardır onunla. Korkmasın diye..

Durduk yere ben gool diye bağırıp, elleri havaya kaldırıyorum o kıkırdıyor. Babası gool diyor, kuzusu gülüyor

Ama yine de doğduğundan beri ya korkarsa diye, maçlarda gol olunca bağırmıyorum. Sevincim iki damla, o da yanaktan süzülüyor sessizce.

Dün aksam kadın basketbol maçını izlerken kuzu uyuyor... Angel ilk yarının sonunda üçlüğü sokunca öyle garip bir ses çıkarmışım ki kasmaktan kendimi, bütün alıştırmalar boşa gitti. Ağlayarak uyandı yavrum.

Eve geldiğimden bu yana alıştırma yapıyoruz. Bu gece bağıracağım. Her gool nidamda yavrum gülecek, ben ağlayacağım.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Habeşistan izlenimleri...

 
İtalyan çukuru

Bet adı verilen geleneksel ev

Nispeten modern bir köy evi

Girana Ortaokulu

Dereden su taşıyan kadın ve çocuklar

Hayk kıyısında bir kuzu

"Eskiden su taa buraya değin gelirdi..."

Tula Köyü çocukları

Afrika'nın en fazla besi hayvanına sahip olan ülkesinden bir sığır

Habeş Maymunu (Babun)

Afar kadını
 
Biraz da çalıştık

Barçalı oğlan

Kırmızı ve mavi

Go gunners go

Afarlı ablaların kendi fotoğraflarını telefonda görme heyecanı

 

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Bu bir roman

Taraftarını incitmekte futbol takımlarından daha mahiri yoktur. Ezeli rakibi deplasmanda mağlup edip, düşmesi kuvvetle muhtemel "kıytırık" rakibe bir sonraki hafta kaybedebilirler. Sonuna kadar getirdikleri sezonu finalde kaybedip, eşekten düşmüşe çevirebilirler insanı.

Yaşanan hayal kırıklıklarının ardından büyük üzüntüler yaşanır, bir o kadar büyük sözler verilir. Okulda, işte üç beş tane densizin alaylarıyla bir kaç hafta sinirler gerilir ama sonra... Yeni sezonla beraber bir kez daha aynı heyecana kaptırırız kendimizi.

Çünkü bizler futbolun yarattığı sefaletten keyif alıyoruz. Her sene şampiyon olup da burnumuz havalarda gezmektense, yaşayacağımız çılgınca seviç için hazzın ertelenmesine razı geliyoruz. Fenerbahçe taraftarı olarak bizler önce Denizli'de sonra Trabzon karşısında bu hazzı erteledik. 3 Temmuz 2011 tarihinden beri ise bu hazzı yaşamak için nefes alıyoruz ve artık vakti geldi.

Bu bir roman, bu bir kahramanlık hikayesi ve sonunda çubuklu şampiyon olmak zorunda. Ya olamazsa...
Hep onlar önündeki maçlara mı bakacaklar, biz de önümüzdeki sezonlara bakarız.)

24 Nisan 2012 Salı

...

Pazar günü oynanan derbi bütün ülke gibi bizim sülale için de çok önemliydi. Anne tarafı silme Fenerli olan, baba tarafının ise bizim aklını çeldiğimiz üç beş Fenerli kuzen dışında hepsinin Galatasaray taraftarı olduğu bir sülale bahsi geçen ve cemil cümlesi dört gözle bu maçı bekliyordu günlerdir. Murphy yasalarından bihaber…


Koca sülalenin çekirdek aile mensuplarından sadece ben izleyebilmişim mucize ile sonuçlanan maçı. Edirne’de bir kahvehanede... Stoch ikinci golü atınca önümde oturan 10 yaşındaki veledi omuzlarından kavrayıp, alnından üç kere öperek şoka sokmakla meşgulken ben, maaile bizimkiler şokta ve de hastanede imiş.

Mişli geçmiş zaman kullanmama sebep canım annem. “Aman demiş, haber vermeyin. Burada olsalar ellerinden ne gelecek ki? Hem Allah muhafaza kaza falan yapar arabayı hızlı kullanıp...”

Eski deyişle şikemperver, özünde ise boğazına düşkün insanlar olarak ben ve kuzum için yemek turu, grubun kalan yarısının ise kültür turu saydığı minik gezi için Edirne’ye vardığımız sıralarda annem düşüp “tibia platosunu” parçalamış.

O da ne ki diyenler vardır elbet… Dizin hemen altı, kaval kemiğinin ise en üstünde olan bu kemik, vücut yükünün ise neredeyse hepsini taşımakla mesul. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bir ortopedistin uzmanlık tezinde okumuştum. 1985-2005 arasında fakülte hastanesine başvuran toplam vak’a sayısı yanlış hatırlamıyorsam 62 idi.

Ben nerden biliyorum bunca şeyi?... Bir üniversite hastanesinin 20 senede başına 62 kere gelen şey, bizim eve son dokuz ayda ikinci kez uğruyor. Dokuz ay önce aynı kemiği kırdım, iki ameliyat oldum ve hala rüyamda koşuyorum.

Bir siktir git Murphy…

18 Mart 2012 Pazar

Şükürler olsun

Cumartesi sabahı dokuzda fizik tedavi için rehabilitasyon merkezine girdim. Akşamında maç var, haftalar öncesinden ameliyat bile bu maça göre programlanmış. Doktordan izin alınmış, annemin gönlü yapılamamış ama kestirip atılmış. Bu maça gidilecek...

Düz bacak kaldırma, yürüme egzersizleri o bu derken ve aklım sıra kendimi zorlamamaya çalışırken sıra geldi kalça hareketlerine. Yaradılış mı dersin yetiştiriliş mi bilemem ama yaptığım her işin hakkını vermem gerektiğine inandırmışlar bir kere. O demin bahsettiğim kalça hareketlerinin ikinci setinin neredeyse sonuna gelmiş iken..."Pat" diye bir ses geldi arka adalemden. Bir tek ben duysam hissettim derdim ama bana nezaret eden fizyoterapist de aman dedi duyunca. Geçtiğimiz yazın ortalarında osuruktan bir halı saha maçında, öküz gibi bir darbe sonucunda kırdığım diz ve kopardığım bağlar yetmezmiş gibi, arka adaleyi de kendi kendime zorlayarak maça sekiz saat kala iyiden iyiye sakat etmiştim kendimi. Eve dönüp bolca buz yapıp düştük yollara. Düz yolda yürümek iki değnek yardımı ile neyse de merdiven çıkmak...Tam 56 basamağı aştıktan sonra kuzu ile beraber yerimizi aldık tribünde.

Taraftar desteği ile beraber önde basan, her vurduğu gol olan çubuklu ile dizleri titreyen parçalının mücadelesi vardı ilk 15 dakikada. Sow'un ve Alex'in vurdukları gol oldu, Melo'nun vurduğunu hakem ilginçtir! göremedi, Cristian, Stoch ve ilk yarının sonunda Alex'in vurdukları ise çerçeveyi bulmadı. Maçın sonunda Baros'un vurduğu girseydi hede hödösü yapanlar; ilk yarı beş tane yiyebileceklerini, normal şartlarda 10 kişi kalmaları gerektiğini ve halamın testisleri olsa amcam olacağını unutmasınlar diye yazıyorum bunları.

İlk yarının son 15 dakikası ve maçın geri kalanında ise dizleri titreyen bu sefer sahadaki Fenerbahçeli oyunculardı. Hücum yapmasına bile gerek olmayan, sadece topu ayağında tutsa en azından kazanacak, işler yolunda giderse farkı arttırabilecek takım doldur boşalt ile maçı bitirme çabası içine girdi. Onlar böyle oynadıkça rakibin cesareti arttı, rakip yarı sahaya geçmesi kıyamet alameti sayılan Balta ile bile hücum yapmaya başladılar. Selçuk uzaktan denedi olmadı, takip eden pozisyonda o Balta skoru eşitledi.

Aylardır telefonları dinlenen, aralarında savcılık sorgusu geçirenler olan, sahada kazandıkları adliye koridorlarında ellerinden alınmaya çalışılan ve diken üstünde yaşayan oyuncu topluluğu skoru korumaya çalıştı ama maalesef başarılı olamadılar.

Maç dengeledikten sonra ise bugün üzerine anlamlar yüklenmeye çalışılan Avrupa fatihi rakibin asıl karakteri bir kez daha ortaya çıktı. Dokunsan yerle bir olacak bir rakip karşında ve maçın bitmesine hala 10 dakika varken, aynı anda sahanın farklı bölgelerinde Elmander, Eboue ve Balta oyunu soğutmak için kendilerini yere bıraktılar. Siz bunun adına profesyonellik diyorsunuz, ben ise sahtekarlık. Sizin için Galatasaray Fatih Terim ve Hasan Şaş, benim için Fenerbahçe ise Aykut Kocaman ve Rıdvan Dilmen. Sizin Melo gol atarsa itlik yapıyor, bizim Sow ise şükrediyor. O sebepten iyi ki ben Fenerbahçeyim siz de Galatasaray.

25 Aralık 2011 Pazar

Yıkamazsınız yıkmasına...


...ama düşürün lütfen.

Şu şike hikayesi kaleme alınmaya başladığı günden bu yana kaç yazı yazdım bilmiyorum. Tek bildiğim, ilk gün yazdıklarımın hala arkasında olduğumdur.

Aziz Yıldırım tarafından yazılan, Kadıköy Meydanı'nda Yasemin Merçil tarafından bugün okunan  mesajda "Bizler suçsusuz, dimdik ayaktayız. Biz temiziz diyen herkesten daha da temiziz." [1] şeklinde geçen ifade beni ilk güne geri götürdü.

"Dava zaman aşımının 15 sene olduğu, bahsedilen soruşturma bu kadar kapsamlıysa eğer 1996-2011 arasında yenen her nanenin ortaya konması gerektiği ve sonuç ne olursa olsun Fenerbahçe'nin bu ülkeden daha temiz olduğunu kimse unutmasın." [2]

Üç kuruşluk hukuk bilgimle (an itibarıyla rahat 300 kuruşluk olmuştur hukuk dimağım) 4 Temmuz sabahı yazdıklarımın son paragrafı yukarıda. Üzerinden altı ay geçmesine rağmen değişen hiçbir şey yok.

İlk fotoğrafta görünen baba Fenerbahçe'ye inanıyor. Küçük kuzusu kucağında bugün Kadıköy'de...
Elleri öpülesi bu teyzem Fenerbahçe'ye inanıyor. Kendisi ve askerdeki torunu için Kadıköy'de...
"Mehmetçik Basri" de gün boyu üzerimizde dalgalanarak bugün güç verdi bize Kadıköy'de.
Ben Fenerbahçe'ye inanıyorum ve sizin inanıp inanmamanızla zerre kadar ilgilenmiyorum. Tek istediğim kafamdan kanlar aksa da bandajımı yaptırıp rahmetli Basri Dirimlili gibi oyuna devam etmek. Her gün yeni ve adi darbelerinize maruz kalmaktansa, bir kere düşmeye bin kere razıyım.

[1] http://www.fenerbahce.org/fb2008/detay.asp?ContentID=27190
[2] http://ucheokechukwu.blogspot.com/2011/07/fenerbahcem-benim.html

2 Aralık 2011 Cuma

Sakata gelmek

Kadın futbolunun ülkedeki yılmaz bekçilerinden biri olan (ikincisi kim diye sorsanız bilmiyorum) Dağhan Irak, takip eden cümleyi okusa "hadi oradan..." derdi muhtemelen. Ancak...
Futbol erkek oyunudur.

Ülkede etraflıca futbol üzerine yazılmış belki de ilk kitap olan Bu Maçı Alıcaz'da ise Can Kozanoğlu, akıl sağlığı yerinde her oğlan çocuğunun altı yaşına geldiği vakit bir futbol takımını tutacağını yazar. Elbette daha özenle seçilmiş kelimeler ve de daha akıcı bir üslupla. Cezayir'e gelirken kitabı yanımda getirmediğimden, aklımda kalan bu kadarı ama emin olun ana fikir doğru...

Az biraz kafam çalışıyor olmalı ki, ben de Can Abi'nin sözünü dinleyip Fenerbahçe'ye sevdalanmışım vakti zamanında. Can Abi demişken; abi diyebilecek kadar samimi olsam, beraber rakı içsek, atılan gole sevinsek, futbol konuşsak ne güzel olurdu...

Zırt pırt refere ettiğim bir başka İletişim Yayınları derlemesi, Futbol ve Kültürü'nde ise bir Ümit Kıvanç makalesi vardır. Gençlerbirlikli Kıvanç, Türkiye'de halı sahaların icadını ve gelişimini pek güzel özetlemiştir o yazıda.

Seksenli yılların başından itibaren, beş santimetre grobeton üzerine yeşil bir halı sermek suretiyle dağ taşa kurulan halı sahalar, "ulan o da kaçar mı be?!..." diyenlere kendini sahada ispat etme fırsatını tanımıştır. İyi bilek sahibi ama göt göbek bağlamışlar, kendini futbolcu sananlar ve bazen gerçekten lisansiye olanlar her gece dolduruyor bu sahaları. Temelde hedefi spor yapmak, ter ve de stres atmak olan niceleri; kimi zaman kaş yapayım derken göz, bazen de diz çıkarıyor...

Dizini eline alan o bedbahtlardan biri olan bendeniz, üzerinden beş ay geçmesine karşın hala merdiven çıkamıyorum ve ancak rüyamda koşabiliyorum.
Tamam geçmiş olsun da nereden çıktı şimdi bunlar diyenler vardır belki...

Lucas Leiva yazdırdı bunların hepsini bana. Geçtiğimiz günlerde dizinden sakatlanan Liverpool'lu oyuncu, sezon başından beri ciddi diz sakatlığı geçiren belki onuncu oyuncu oldu. Ersan, Vittek, Essien Bebe, Cangele, Rene Adler, Barış Özbek, Lucas...

Kabul erkek oyunu ama bu kadarı da fazla.

22 Kasım 2011 Salı

Üzülüyor insan...

2008 baharı ve bir iş seyahati...
Deivid, Chelsea karşısında Fenerbahçe'nin ikinci golünü atıyor ve 37 ekran televizyonla sarmaş dolaş oluyorum. Afyon'da bir otel odasında. [1]

2011 kışı ama bu sefer biraz daha uzaktayım. Akşam Trabzonspor Inter'i konuk edecek ve El Cezire'nin spor kanallarından biri sayesinde maçı izleme imkanım var ama hiç içimden gelmiyor be...Göz göre göre hakkım yeniyor.

[1] http://ucheokechukwu.blogspot.com/2008/04/afyonda-uyumad.html

20 Kasım 2011 Pazar

Cezayir notları

Şehitler Anıtı
Yüz yıllarca sömürülen, ikinci dünya savaşının ardından Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) önderliğinde Fransa'ya direnen, bağımsızlıkları için yıllarca savaşıp, yüz binlerce şehit veren bir ülke Cezayir. Ellili yılların ortalarında başlayan ve ancak 1962 senesinde bağımsızlığın kazanımıyla sonlanan bu savaşın ardından, başkent Cezayir'e (ülkenin başkentinin ismi de Cezayir) şehitlerinin anısına bu anıt yapılmış.

Simgesel değeri paha biçilmez olan bu anıtın tepesine bir kez daha bakın şimdi ne göreceksiniz. Baz istasyonu! Cezayir'i ve bu milleti özetlemek için bu kare yeter de artar...

PS: En nihayetinde ilk önceliği futbol olan bir blogdasınız. Bundan ötürü; Cezayir Kurtuluş Savaşı ile futbol ilişkisini özetleyen ve Dağhan Irak'ın Tam Saha için yazdığı Cezayir: Çöl tilkisinin dönüşü isimli makaleyi okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Canım cicim aşkım

Bu aralar çok çalışıyorum. Yazmaya niyetlenmem iki günümü, planlamam üç günümü, tasarlamam ise bir üç günümü daha alıyor. İşbu gecikmenin sebebi bunlardır.

Takip eden fotoğraf bendeniz tarafından 22 Mayıs akşamı çekilmişti. Işık hızıyla kareden çıkmaya çalışan Fenerbahçesiz siluetlerin ortasında kalmış olan, benim canım cicim aşkım ve şampiyon olmanın haklı gururuyla poz vermiş.

20 Eylül akşamı ise mesaiden erken çıkıp Manisa maçı için yollara düşen kuzumdan, saat 17:43'te şu mesaj geldi; "Bana gönül koyma canım cicim aşkım, Fener'in maçı var.". O an itibarıyla nasıl mutlu olduğumu, yine yeni yeniden aşık olduğumu bilgilerinize sunarım.)

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Şike Kabusu

Saat: 03:20
Yer: İstanbul/Maltepe

Başıma gelen kazadan bu yana 7/24 soğuk kompres uygulanan dizimin buz vakti geldi. Usulca kuzumu uyandırdım. Dört senedir aynı yastığa baş koyduğumuz ve bugüne dek gece çiş için dahi yataktan kalkmayan kuzum, son iki haftadır olduğu üzere bir of dahi çekmeden buzlarımı değiştirmek için yanımdan kalktı. Buz işini hallettikten sonra, "İyi ki uyandırdın, saçma sapan bir rüya görüyordum..." dedi ve anlatmaya başladı:

Malum şike soruşturmasından ötürü gözaltına alınmışım. Gözaltına alınma sebebim ise en az Mehmet Yıldız ya da garibim Emenike kadar muazzam. İnternet bankacılığı kullananlar bilirler. Birine para gönderdiğiniz vakit, en az 10 karakterden oluşan bir açıklama yazmanız gerekir. Ben de bu açıklama yerine "ŞAMPİYON FENERBAHÇE" yazardım büyük bir keyifle. Özel yetkili, muhteşem savcı; para ve Fenerbahçe'yi yan yana görünce haklı olarak beni de gözaltına almış.

PS: Hayır olsun demeden çıkmayınız.