Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2013 Perşembe

"Bildiğiniz gibi oynayın"

1982-1983 sezonu.
Fenerbahçe lider, takipçisi ise Galatasaray. Ligin bitmesine iki hafta kala iki ezeli rakip Ali Sami Yen’de karşılaşır. Galatasaray kazanırsa yarış baştan başlayacak.
Fenerbahçe’nin hocası Branko Stankovic, kaptanı ise Alpaslan Eratlı.
Galatasaray’ın başında Özkan Sümer var, kaptanı da Fatih Terim. Gerçi Fatih bir önceki hafta Demirspor deplasmanında, eski Fenerbahçeli Erol Togay’a kafa attığı için atılmış ve de cezalı.
Stankovic maça beraberlik için çıkmış. Utanmasa malzemeciye bile birebir markaj verecek.
İlk yarıyı Galatasaray 3-1 önde kapatıyor. Bir önceki hafta Adana Demirspor’a 3-0 mağlup olan Galatasaray…
Devre arasında Stankovic devam diyor, oyun sistemine sadık kalın.
İkinci yarının hemen başında Tarık Hosic topun dibine giriyor ve skor 4-1 oluyor.
Santra öncesi kaptan Alpaslan arkadaşlarını topluyor ve oynayın diyor,
“Bildiğiniz gibi oynayın. Markaj falan yok.”
Maçın bitmesine hala 20 dakika varken, Fenerbahçe 4-4’ e getiriyor skoru. Selçuk Yula, son dakikalarda o golü atsa 5-4 bitecek, kısmet olmuyor.
Sezon sonu Fenerbahçe şampiyon oluyor, Galatasaray ikinci.

2013-2014 sezonu.
“Bildiğiniz gibi oynayın.” diyebilecek bir kaptan aranıyor.


Fenerbahçe 0-3 Arsenal

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Vaka-i Hayriye

Fenerbahçe taraftarı için yönetimi, takımı, hocayı ve oyuncuları yermek alışılagelmiş bir durum. Hal böyle iken takım neden sadece skora ihtiyacı varken reaksiyon veriyor, Meireles neden habire sakatlanıyor, Emre niye formsuz, transferler niye kampa yetişmez, güvendiğimiz dağ gibi Alves durduk yere niye adama çift dalar ya da her maç neden farklı bir Cristian türer soruları beyhude.

Kaybedilmiş bir finalin ardından; hem de ezeli rakibe mağlup olmuşken, hiç utanmadan cımbızla seçtiğim olumlu şeyleri yazasım var benim.

  • Mert Günok
Engin İpekoğlu ile başlayan, araya sadece bir maçlığına rahmetli Enke’nin dahil olduğu Türk kaleci şansımızın son halkası bu genç çocuk. Kenarda bekleyen Ertuğrul’u da hesaba katarsanız, Fenerbahçe’nin en azından bir on sene daha kaleci sıkıntısı olmayacak bu gidişle. Maçtan önce Mert’e dair endişeleri olanlar biraz utanmışlardır belki.

  • Bruno Alves
Portekizli savunma oyuncusu üst düzey bir stoper. Yanında oynayan oyuncuların da performansını arttıracak bir lider. Niye durduk yere Drogba’yı çift daldı ya da bu tavrı sürdür mü bilmiyorum ancak senelerdir yapılan en isabetli transferlerden biri Alves.

  • Michal Kadlec
Sol bek performansıyla kafalarda bir ton soru işareti bırakmıştı Çek oyuncu. Alves’in atılmasından sonra zorunluluktan geçtiği stoper mevkiinde oynayabileceğini gösterdi. Drogba’nın attığı golde rakibini engelleyemedi ancak Alves ile beraber oynadığı takdirde performansı artacak ve sol stoperde çok iş yapabilecek gibi görünüyor.

  • Hasan Ali Kaldırım
Sadece pasaportu değil, meziyetleri sebebiyle de sol bekte bence oynaması gereken oyuncu. Hasan Ali devamlı oynaması halinde o pozisyon için birinci seçenek olacaktır.

  • Alper Potuk
Alper’in potansiyeli hakkında herkes hemfikir ve de ümitli. Fenerbahçe’ye gelmeden önce benim gördüğüm en olumsuz yanı, hamle zamanlaması eksikleri sebebiyle yaptığı kimi zaman gaddarca diye bile nitelendirilebilecek müdahaleleriydi. Bu konuda kendini geliştirmesi ve de rakip eksiltme denemelerini kendi kalesinden uzakta yapması halinde orta sahanın anahtar oyuncusu haline gelebilir.

  • Bekir İrtegün
Taraftarın günah keçilerinden biri olan Bekir, stoper oynayabileceğini birçoğumuz görmezden de gelse bu maçta bir kez daha gösterdi. Sağ bek için de Gökhan’ın yedeği olmayı Topuz’dan daha fazla hak ediyor.

Son not hakem Bülent Yıldırım’a. Neredeyse beni yanıltacaktı bu adam. Melo’ya göstermesi muhtemel ikinci sarı kart pozisyonu dahil maçın normal süresinde takdirimi kazanmıştı. Rakipten bir kişi eksilmişken, ve eline fırsat geçmişken Melo’ya ikici sarı kartı o pozisyonda çıkarabilirdi ancak o öyle yorumlamadı ve de küçük hesaplar peşinde değil sandım, yanılmışım. Öne geçtikten sonra sürekli zaman geçiren rakip oyuncuları görmezden geldi. Muslera’nın kör kör parmağım gözüne şeklindeki zaman geçirmelerini 119’da cezalandırarak hakemlik müessesinin şanına ve eyyam tarihlerine leke sürmedi muhterem.

Son demiştim ama bir not da yayıncı ve muhteşem anlatıcı ekiplerine. Rakip oyuncular zaman geçirmeye başlayınca “Şimdi zaman geçirme sırası Galatasaray’da…” gibi bir laf etti aralarından birisi. Fenerbahçe penaltılara taşımaya çalıştığı aşikar ve de bir saatini bir kişi eksik oynadığı maçta hiç zaman geçirmeye çalışmadı. Hiç.


Galatasaray 1- 0 Fenerbahçe

19 Mayıs 2013 Pazar

Hızır idi Yunus idi

24 Aralık 2012: "Sadece Şenol Hoca benim için farklıdır, gerisinin önemi, değeri yok. Ben de çok şey söyleyebilirim ama ben onlar gibi değilim. Küfür etmem, yüzüne söylerim söylemem gereken şey olursa. Gerek yok böyle şeylere, benim adamlığıma ters bunlar...Ben burada tabiri caizse şampiyonluk gördüm, gol kralı oldum. Kupalar kazandık."

6 Mayıs 2013: "Ben kariyerimin ikinci şampiyonluğunu yaşıyorum. Antalyaspor'la Yılmaz Vural hocamla şampiyonluk yaşamıştık. Bu da ikinci oldu" 

18 Mayıs 2013: "Ben, buradan bir şey söylemek istiyorum. 2010-2011 sezonunda Trabzonspor  ile yakalayıp kaldıramadığımız kupa için, hem Trabzonsporlular için hem Trabzon  halkı için hem de Trabzonspor camiası için bugün kupayı kaldırdım. Onlar belki  bana kırgın ama ben onları hiçbir zaman unutmayacağım." 

Yunus Kaptanı bilirsiniz... -Bilmiyorsanız görüşmeyelim zaten bir daha.-Önce adının konması, sonra sünneti dert olan kaptan gibi sizin Burak Yılmaz da. Hala hatırlamadıysanız Yunus Kaptan'ı, şu diyalog hafızanızı tazeleyecektir...

"Adımı koyduktan sonra sıra celmis sünnetime, babam demiş kestirelum anam demiş yaşı ufaktır kestirmeyelum, babam demiş kestirelum anam demiş kestirmeyelum, babam demiş kestirelum anam demiş kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum..."

Kestir de kurtulalım lan Burak, kestir de kurtaralım.

Not 1: Galatasaray taraftarı olsam; "Ulam bir tribüne oynuyorsun eyvallah, topçu dediklerinin neredeyse hepsi bunu yapıyor da aynı anda iki tribüne birden oynamak nedir yavşaaak..." derdim. Çok merak ediyorum akl-ı selim parçalı aşıklarının yorumlarını. 

Not 2: Aklıevvel olanlar... Siz yazmayın lan ayılar.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Badem gözlü Emre, sırma saçlı Cristian

Kör olur badem gözlü olur demiş ya Emre, üzerine yazmaya hacet yok ama yazasım var...
Neymiş efendim "Emre gitmiş, yeri dolmamış, o olsa imiş Galatasaray Fenerbahçe'yi hem de 10 kişi kalmış iken nasıl yenecekmiş...".

Galatasaray'ın galibiyetinin bizim orta saha zaafiyetimiz ya da stoperlerimizin topla çıkamamasıyla zerre kadar ilgisi yok. Emre ise zaten kendi de söylediği üzere sadece badem gözlü olan bu hikayede.

Play-off güzeli geçtiğimiz sezon, toplam dört kez karşılaştı çubuklu ile parçalı. Bu dört maçta karşılıklı birer galibiyet varken, iki de beraberlik çıktı. Oyun üstünlüğünü göreceli olarak istatistiğe dahil edersek; rakip Galatasaray bu maçların ikisinin tamamında, bir maçın ise ikinci yarısında sahanın mutlak hakimi idi. Sırası ile bu maçlar:

  • Galatasaray 3-1 Fenerbahçe / 07.12.2011  (Emre ilk 11'de oyuna başladı. Skor rakip lehine 2-0 iken teknik direktör tercihiyle kenara alındı. Fenerbahçe Bilica-Yobo çift stoperiyle oynarken, Galatasaray ise Semih-Ujfalusi ile oynadı.)
  • Fenerbahçe 2-2 Galatasaray / 17.03.2012 (Emre 90 dk oynadı, Fenerbahçe Serdar-Yobo çift stoperiyle oynarken, Galatasaray ise Semih-Ujfalusi ile oynadı. )
  • Galatasaray 1-2 Fenerbahçe / 22.04.2012 (Emre kadroda yoktu, Fenerbahçe Bekirr-Yobo çift stoperiyle oynarken, Galatasaray ise Semih-Ujfalusi ile oynadı. )
  • Fenerbahçe 0-0 Galatasaray / 12.05.2012 (Emre 90 dk oynadı, Fenerbahçe Bekir-Yobo çift stoperiyle oynarken, Galatasaray ise Semih-Ujfalusi ile oynadı. )
Demek ki neymiş, Fenerbahçe aldığı tek galibiyeti Emre sahaya adımını atmadığı akşam almış. Galatasaray bütün maçlara aynı tandemle çıkarken, Fenerbahçe Yobo'nun eşini sürekli değiştirmek zorunda kalmış.

Fenerbahçe açısından asıl sorun Galatasary'ın önde yaptığı baskı. Kabul Yobo dışında ayağa top yapabilen savunma oyuncusu yok Fenerbahçe kadrosunda ancak Semih-Ujfalusi ikilisinin de ayağına hakim olduğunu söylemek imkansız. Hal böyle iken Fenerbahçe'nin en azından Galatasaray maçları için  oyun planını değiştirip önde basması gerekiyor ki bahsi geçen dört maçtan sadece 2-2 biten lig maçının başında bunu denemiş  ve 2-0 öne fırlamıştı Fenerbahçe.

Sözün özü; badem gözlü Emre ya da sırma saçlı Cristian değil sorun.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Her fani biber gazını tadacaktır

Normal sezondaki Galatasaray maçına, iki elimde iki değnek ile girerken yaşadığım zahmet ve bu maçın muhtemel yoğunluğu sebebiyle biraz erken yola çıktık. Dört buçukta tribünde idik. Maratondaki erkencileri parmakla, açıktakileri ise oran orantı mantığımızla bir çırpıda saydık. 1000 kişi ya vardı ya yoktu o saatte. Beşe doğru Yasemin Merçil’i gördüm. Sahanın içinden geçip, müstakbel teröristlerden birinin verdiği çiçeği keyifle kabul etti. Sonra hakemler çıktı sahaya, henüz takım elbiseleri üzerinde. Yardımcı hakemler ağları kontrol etmek için yaklaşınca okul tarafındaki tribünlere, önce alışageldik bir yuhlama ardından alkışlar geldi. Teröristler yol yapıyora yordum ben.

Altı çeyrek gibi konuk Galatasaray sahaya çıktı. Deplasman takımı ritüelini gerçekleştirip, gereksiz üç beş adım atıp soyunma odasının yolunu tuttular. Heyecandan olsa gerek, geldiğimden bu yana üçüncü kez işemiş dönerken önümde Sencer'i gördüm. Genelde geç gelen ve ben yerimde iken selamlaşıp yanımdan geçen arkadaşımın düzeni bozmasına gönlüm razı olmadı. Durdurdum, yerime geçtim ondan önce. "Olacak..." dedim, "Biz her şeyi doğru yaptık." Altı buçuğa doğru tribünler dolmuştu. Koltuk komşum kızarmış gibi geldi gözüme, "Hayırdır birader?" dedim. "Abi dışarısı fena, zar zor girdik. Biber gazı sıkıyor şerefsizler." dedi. Kim diye sormadım.

Maç başladı. Galatasaray geride kapanan, Melo'nun libero oynadığı (ön falan değil, bildiğin Müjdat Yetkiner) bir tatkiği benimsemişti. Elmander'in meziyetlerine bırakmışlardı hücum aksiyonlarını. Şişirilen topları o indirecek, arkadaşlarını bekleyecek vs. derken sakatlandı İsveçli. Anahtar rolü sebebiyle Terim değiştirmemekte ısrar etti ancak sakatlık motivasyonla iyileşemedi. Elmander çıkınca, tamam dedim içimden, bu iş bitti.

Devre arasında tuvalete gidip, soldan üçüncü pisuvarın boşalmasını bekleyip doğru yere işemenin huzuru ile yerime geri döndüm. İkinci yarı en az 10 dakika durdu, toplam 50 dakika oynandı ama arzuladığımız golü atmayı beceremedi bizim çocuklar. Maçın bitmesine bir kaç dakika kala bir tümen polis belirdi önümüzde. Hayırdır inşallah demeye kalmadı maç bitti ve herkesten önce sahaya koştu o polisler. Hüzün vardı elbet ama herkes çok gururluydu. Bu takım sizle gurur duyuyor diye bağırdık, alkışladık, ağladık. Ortada polis kordonunda zıplayan rakibe bakmadık bile.

Abimle çıktık sonra. Hem hala yavaş yürüyorum diye hem de Galatasaray'ın alacağı kupayı görmek istemediğimizden. Üst avluya çıkınca sesleri duydum. Dışarıda polis panzeri su sıkıyor, helikopterler alçaktan uçuyor, bir bölük polis ise Yoğurtçu'ya doğru biber gazı atıyor???

Stadın dışına çıktığımızda pek aşina olmadığım bir koku karşıladı beni. Meşale yaktı bizimkiler sandım önce. Sonra yürüdükçe gözlerim yanmaya, nefes alamaz hale gelmeye başladım. Sokağın iki tarafını polis panzeri kapatmış (toma imiş neymiş adı), sizi ortalarına almadan geçmenize zinhar izin vermiyorlardı. Geçerken de çocukmuş, sakatmış, kadınmış ayırt etmeden payınıza düşen biber gazını ikram ediyorlardı. Yetmez ama evet dedik, teşekkür edip ayrıldık olay mahalinden.

24 Nisan 2012 Salı

"Resultante importante"

“Yenemiyorsan yenilmeyeceksin!”

Ülke futboluna bu felsefeyi kazandıran teknik direktördür Fatih Terim. İstediği skora ulaşmış ve maçın bitmesine 15 dakikadan az kalmış ise; Vedat İnceefe, Emre Aşık ya da Bülent Korkmaz’ı oyuna alarak savunmayı beşlemekten zerre gocunmayan adamdır o Terim. Rakibin adı Fenerbahçe değilse planına sadık kalan, soğukkanlı olarak oyuna müdahale eden, Fenerbahçe’den gol yiyince ise yere tüküren futbol filozofudur ‘uğursuz Fatih’.

6 Kasım 2002’nin baş mimarıdır Fatih Terim. 2-0 mağlupken önce Ayhan’ı çıkarıp Arif’i oyuna dahil etmiş, skor 3-0 olunca bir diğer ön liberosu Batista’nın yerine Ümit’i oyuna alarak orta sahayı tamamen boşaltmıştır. 6-0 biten maça ‘Alaman köylüsü’ Lorant’tan daha fazla etkisi olan büyük hocadır Terim.

Boyu iyiden iyiye kısalmış bir ligde ve beş puan önde başladığı maçta beraberliği tutması sahip olduğu avantajı katlayacakken, zaaflarına yine yeni yeniden yenilmiştir Terim. Ama kredisi sonsuzdur?...

Şenol Güneş aynısını 95-96 sezonunda Trabzon’un başında yaptığı vakit basiretsiz, vizyonsuz ve vasıfsız olarak etiketlenirken, Terim’in payına düşen ise cesur sıfatı oldu. Ben Terim’in ne olduğunu biliyorum da bakalım sezon sonunda bu mağlubiyet sebebiyle şampiyonluk Fenerbahçe’ye kaptırılırsa, şimdilerde “hocamla gurur duyuyorum.” diye ortalıkta dolaşanlar ne diyecekler.

Galatasaray 1-2 Fenerbahçe


23 Mart 2012 Cuma

Kupaya hükmetmek

49 yıllık Türkiye Kupası tarihinde toplam 13 kulüp bu kupayı kazanma başarısını gösterdi. En çok kazananın 14 kupa ile Galatasaray olduğunu ve Fenerbahçe’nin hepi topu 4 kere kazandığını, üstüne üstlük son 28 sezondur bu kupayı kazanamadığını sağır sultan bile biliyor. Ya peki ezeli rakibin şampiyon olduğu sezonlardan birinde kupayı hükmen kazandığını biliyor musunuz?
1963-64 sezonu Türkiye Kupası final maçı. Bir tarafta önceki sezon oynanan ilk kupanın sahibi Galatasaray, diğer tarafta “Büyük” Altay. Kupa finali çift maçlı eleme sistemine göre oynanıyor. Alsancak Stadı’nda oynanan ilk maç 0-0 sonuçlanıyor. Rövanş maçının 28 Haziran 1964 Pazar günü oynanması kararlaştırılıyor ancak aynı gün oynanması gereken Dünya Ordulararası Futbol Şampiyonası maçı dikkatten kaçıyor. Galatasaray’ın asker oyuncuları Ayhan, Uğur ve Talat Türkiye Ordu Milli takımı kadrosundalar ve Batı Almanya Ordu Milli takımı ile oynanacak maç sebebiyle Türkiye Kupası finalini kaçıracaklardır. Bu kabul edilemez durumu düzeltmek için ezeli rakip seferberlik başlatır. Önce fenerasyondan ardından ise Genelkurmay Başkanlığı’ndan gerekli izinler alınır. Ancak bu kadar çaba ve canhıraş mücadeleye rağmen tüm bu işlemler maç gününe dek yetiştirilemez ve rakip Altay’ın bütün itirazlarına karşın maç ertesi güne, yani 29 Haziran 1964 Pazartesi gününe ertelenir.

Bunun üzerine Bursa’da kampta olan Altay takımı, İzmir’e döner ve maça çıkmayacağını açıklar. Maç günü Mithatpaşa’da olan tek takım Galatasaray’dır. Galatasaray taraftarı takımını “Şampiyon takım çok yaşa” ve “Altay pabucu yarım çık dışarıya oynayalım” sesleriyle karşılayarak, şimdilerde başkanının övünerek bahsettiği yüksek kültür seviyelerini o yıllarda da sergilemişlerdir. Maçın Rumen hakemi 15 dakika bekledikten sonra Galatasaray’ı hükmen galip ve Türkiye Kupası şampiyonu ilan eder.


Dönemin Altay başkanı Rıdvan Burteçin "Kupayı kaybettik, ama ahlak mücadelemizin meşalesini yaktık ve onu asla söndürmeyeceğiz!" der. Galatasaray taraftarları ise futbolcuları omuzlarında taşıyarak 3-0’lık galibiyetin ve kupa şampiyonluğunun haklı gururunu yaşarlar.

Kaynak: Milliyet ve TFF Arşivi

18 Mart 2012 Pazar

Şükürler olsun

Cumartesi sabahı dokuzda fizik tedavi için rehabilitasyon merkezine girdim. Akşamında maç var, haftalar öncesinden ameliyat bile bu maça göre programlanmış. Doktordan izin alınmış, annemin gönlü yapılamamış ama kestirip atılmış. Bu maça gidilecek...

Düz bacak kaldırma, yürüme egzersizleri o bu derken ve aklım sıra kendimi zorlamamaya çalışırken sıra geldi kalça hareketlerine. Yaradılış mı dersin yetiştiriliş mi bilemem ama yaptığım her işin hakkını vermem gerektiğine inandırmışlar bir kere. O demin bahsettiğim kalça hareketlerinin ikinci setinin neredeyse sonuna gelmiş iken..."Pat" diye bir ses geldi arka adalemden. Bir tek ben duysam hissettim derdim ama bana nezaret eden fizyoterapist de aman dedi duyunca. Geçtiğimiz yazın ortalarında osuruktan bir halı saha maçında, öküz gibi bir darbe sonucunda kırdığım diz ve kopardığım bağlar yetmezmiş gibi, arka adaleyi de kendi kendime zorlayarak maça sekiz saat kala iyiden iyiye sakat etmiştim kendimi. Eve dönüp bolca buz yapıp düştük yollara. Düz yolda yürümek iki değnek yardımı ile neyse de merdiven çıkmak...Tam 56 basamağı aştıktan sonra kuzu ile beraber yerimizi aldık tribünde.

Taraftar desteği ile beraber önde basan, her vurduğu gol olan çubuklu ile dizleri titreyen parçalının mücadelesi vardı ilk 15 dakikada. Sow'un ve Alex'in vurdukları gol oldu, Melo'nun vurduğunu hakem ilginçtir! göremedi, Cristian, Stoch ve ilk yarının sonunda Alex'in vurdukları ise çerçeveyi bulmadı. Maçın sonunda Baros'un vurduğu girseydi hede hödösü yapanlar; ilk yarı beş tane yiyebileceklerini, normal şartlarda 10 kişi kalmaları gerektiğini ve halamın testisleri olsa amcam olacağını unutmasınlar diye yazıyorum bunları.

İlk yarının son 15 dakikası ve maçın geri kalanında ise dizleri titreyen bu sefer sahadaki Fenerbahçeli oyunculardı. Hücum yapmasına bile gerek olmayan, sadece topu ayağında tutsa en azından kazanacak, işler yolunda giderse farkı arttırabilecek takım doldur boşalt ile maçı bitirme çabası içine girdi. Onlar böyle oynadıkça rakibin cesareti arttı, rakip yarı sahaya geçmesi kıyamet alameti sayılan Balta ile bile hücum yapmaya başladılar. Selçuk uzaktan denedi olmadı, takip eden pozisyonda o Balta skoru eşitledi.

Aylardır telefonları dinlenen, aralarında savcılık sorgusu geçirenler olan, sahada kazandıkları adliye koridorlarında ellerinden alınmaya çalışılan ve diken üstünde yaşayan oyuncu topluluğu skoru korumaya çalıştı ama maalesef başarılı olamadılar.

Maç dengeledikten sonra ise bugün üzerine anlamlar yüklenmeye çalışılan Avrupa fatihi rakibin asıl karakteri bir kez daha ortaya çıktı. Dokunsan yerle bir olacak bir rakip karşında ve maçın bitmesine hala 10 dakika varken, aynı anda sahanın farklı bölgelerinde Elmander, Eboue ve Balta oyunu soğutmak için kendilerini yere bıraktılar. Siz bunun adına profesyonellik diyorsunuz, ben ise sahtekarlık. Sizin için Galatasaray Fatih Terim ve Hasan Şaş, benim için Fenerbahçe ise Aykut Kocaman ve Rıdvan Dilmen. Sizin Melo gol atarsa itlik yapıyor, bizim Sow ise şükrediyor. O sebepten iyi ki ben Fenerbahçeyim siz de Galatasaray.

8 Aralık 2011 Perşembe

Derbi ateşi

Türkçe afişi için “Aşk Kupası” ismi uygun görülen “Fever Pitch” [1] esas oğlanı Ben, amcası tarafından götürüldüğü ilk Boston Red Sox maçından dönerken büyülenmiş gibidir. Amca Carl, gözleri parlayan yeğenine bakıp, “Hayatın boyunca birçok kez hayal kırıklığına uğratacaklar seni.” der...

Bugün bizim için o hayal kırıklığı günlerinden biri Fenerbahçeliler. Son on senedir sarının yanına kırmızı yakıştıranların hissettiklerini tecrübe etme, güncel tabirle empati yapma vakti. Ama empati yaparken sakın ha abartıp, karalar bağlamayın. Ezeli rekabet muhasebesinde, seksen senedir (1931’de ilk kez öne geçer Fenerbahçe) hiç geçilmedi ve son kırk senedir (1971’de galibiyetler eşitlenir) hep önde taraftarı olduğunuz takım. Dün kaybedilen ise sadece bir tane maç.

[1] Fever Pitch(2005): Nick Hornby romanının ikinci beyaz perde serüveni. 1997'de gösterime giren ilki kadar başarılı olmasa da Amerikan versiyonu, taraftarım diyen izlerse kendinden birçok şey bulacaktır.

Four Four Two Dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 50 futbol kitabı listesine ikinci sıradan dahil olan roman ise, "Futbol Ateşi" ismi ile Bağış Erten tarafından Türkçeye çevirelili tam altı sene olmuş...

28 Kasım 2011 Pazartesi

Gönüllerin tablosu

http://www.tbl.org.tr/tbbl/index.asp?sezon=2011-2012
Bu puan durumunu kim, neye göre düzenliyor? İkili averaj ve sayı averajında Fenerbahçe önde iken, lider Galatasaray MP. Bilmediğim için soruyorum...

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bir taşla iki kuş


Kaderin cilvesi mi yoksa fikstürün azizliği mi bilinmez ancak geçtiğimiz sezon Fenerbahçe'nin peşine takılan Trabzonspor, bu sezon ise Galatasaray'ın ardından geliyor. Bir önceki hafta- Hafta dediysem lafın gelişi; Fenerbahçe için günaşırı, diğer takımlar için ise üç dört günde bir maç var artık play-off güzeli ligimizde.- Galatasaray karşısına çıkan ekipler, takip eden maçta Trabzon'a rakip oluyorlar.

Bu takımlardan biri olan Samsunspor, dün akşam Galatasaray karşısında kendini sınadı. Trabzonspor maçı öncesi oynanan bu 'hazırlık' maçında iyi mücadele eden kırmızı-beyazlı ekip, üçüncü Fatih Terim dönemine İBB karşısında hayal kırıklığıyla başlayan Galatasaray'dan neredeyse puan alacaktı.

Felipe Melo'nun sıra dışı golüyle ilk yarıyı önde bitiren Galatasaray karşısında beraberlik golünü bulan Samsun ekibi, önce kaleci Ahmet Şahin'in hatası ve Elmander'in düzgün vuruşuyla geriye düştü, ardından da Müftüoğlu'nun üstün gayretiyle on kişi kaldı. Ahmet Şahin'in ihraç edilmesiyle sonuçlanan penaltı pozisyonu Galatasaray'ı rahatlatırken, kalecisi ve kaptanı Ahmet Şahin'i bir sonraki maçta Trabzonspor karşısında oynatamayacak olan Samsunspor'u ise sıkınıtya düşürdü.

Şu hep bahsedilen 2000 ruhu, bu sefer bir taşla iki kuş vurmaya niyetlenmiş olabilir mi?

16 Haziran 2011 Perşembe

Rekabetin Hası

Final serisi maçlarını ikişer ikişer değerlendirmeyi planlandığımdan, normal şartlarda yazmamam gereken bir yazının ilk cümlesidir bu. Cuma günü oynanacak maçın ardından Fenerbahçe Ülker şampiyon olursa muhtemelen mutluluktan hafıza kaybı yaşayacağımdan, kaybettiği takdirde ise adına züğürt tesellisi denebileceğinden bugün yazma vaktidir.

Ta ki Fenerbahçe çomak sokana dek, müessese kulüplerinin hegemonyasında (birebir Türkçe karşılığı olmadığından kullanılması elzem kelimelerden biri) olan amatör branşlar için, Fenerbahçe-Galatasaray finali; Alex De Souza'nın kafası kadar güzel, Sabri Sarıoğlu ya da İlker Yağcıoğlu'nun isabetli orta yapması kadar mucizevi ve Spud Webb'in 360 derece smaç yapması kadar muhteşem bir hadise.

Fabrikalardan otobüslere doldurularak seve seve salonda yerlerini alanlara rağmen; iki, bilemedin üç bin biletli, daha doğrusu maaşlı seyirciye oynanan final serileri yaşanmışken ülkede, Fenerbahçe-Galatasaray serisine bilet bulmak için Allah'ın sevgili kulu olmak gerekmekte. Fenerbahçe ile Galatasaray tavla oynasa (benzetme khas spor iletişim mail grubunun incilerinden Çetin Cem'den arak:) kahve dolar taşar kabul ancak seri o kadar keyifli ki formalar olmasa yine de izlenirdi.

Fenerbahçe kazandığı vakit "kadrosu derin yea" ya da "Ülker'e yenildik arkadaşım..." diyen Galatasaraylı (bu seferlik Cafe Crown bende kalsın) arkadaşları, kaybettiği zaman ise "Spahija, you are not a coach!" kalıbını literatüre sokan (itiraf ediyorum Kezman'ı da severdim) Fenerbahçeli kardeşleri boş verip, çubuklu ile parçalının rekabetine odaklanmak lazım.

Bir, bilemedin iki maç kaldı şunun şurasında...

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kupa Gözümüzün Önünde Yükselsin

Fenerbahçe Ülker, Galatasaray Cafe Crown'un ev sahibi olduğu iki maçtan tek galibiyet çıkararak, Salı akşamı Sinan Erdem'de oynanacak maçta kupayı kaldırma şansını yakaladı. Apdi İpekçi'de oynanan iki maç için, işin kolayına kaçıp bir önceki yazının sonunda özetlenen üç maddeye gönderme yapalım.
  1. Fenerbahçe iyi savunma yapar ve isabetli şut sokarsa ortalama 20 sayı fark yapmaya devam eder. 
  2. İyi savunma yapar, kötü şut atarsa maçlar kafa kafaya geçer, bu sezon Barcelona ve Olympiakos deplasmanlarını kazanmayı bilen takım tecrübesiyle galip gelir. 
  3. Yok eğer Fenerbahçe hem kötü savunma yapar hem de kötü şut atarsa Galatasaray bir ihtimal kazanabilir 
Serinin uzatmaya giden ve 97-93 Galatasaray galibiyeti ile sonuçlanan 3. maçı için 3. maddeyi, 85-74 Fenerbahçe galibiyetiyle biten 4. maçı için ise 1. ve 2. maddeyi dikkate alabilirsiniz.

Not: Maç sonunda eline geçeni sahaya atan Galatasaray taraftarı, Spormax yorumcuları tarafından her ne kadar muhteşem olarak değerlendirilseler de bir kez daha sınıfta kaldılar. Ama Oğuz Savaş o smacı vurmasaydı diyenler, oynadığı Fenerbahçe maçlarında attığı her sayıdan sonra salyalar çıkararak tepkiler veren Hüseyin Beşok'u hatırlasınlar ve birazcık empati yapmayı denesinler.

9 Haziran 2011 Perşembe

Vasati 20 Sayı

Basketbol üzerine karalamak istediğim vakit; tek 'tıkta' ulaşabildiğim sayısız istatistik verisini gördükçe, önceliği futbol olan bir spor sever olarak hasetten çatlıyorum. Ev sahibi avantajı gözle görülür hale gelmiş ve hem final serisi hem de sayılar ortalanmışken bu istatistikleri kullanmanın tam zamanı.

Normal sezon istatistiklerini Nba pazarlamacılarının bana tanımış olduğu yetkiyle görmezden geliyor ve de ekliyorum; "The Playoffs: Where amazing happens."

Galatasaray Cafe Crown, final serisine dek oynadığı altı maçta ortalama 81,5 sayı atarken, 69,7 sayı yedi. Fenerbahçe Ülker karşısına çıktığı iki maçın ortalamaları ise attığı 66,5 sayı ve tutamadığı 88 sayı olarak nicel nicel karşımıza çıkıyor. İki maçta oynanan toplam sekiz periyodun sadece bir tanesinde (2.maçın 2. periyodu) skor üstünlüğü Galatasaray'a ait. Fenerbahçe'den ortalama yedi ribaund eksik alıp, sekiz asist de az yaptı Galatasaray.

Takım istatistiklerini oluşturan oyuncuların da hali, hâliyle pek parlak değil. Playoff'un ilk altı maçında 5,33 asist ortalamasıyla oynayan Tutku Açık, final serisinin ilk iki maçında toplam üç asist yapabildi. Ömer Onan mı savunuyor nedir? Shumpert dışında normal sezon ortalamasına yakın sayı atan oyuncu yok Galatasaray'da. Onun sayı ortalaması da 18 olan ilk altı playoff maçı ortalamasına göre yedi sayı azalmış durumda. 

Şimdiye kadar sayılar konuştu, artık hamaset vakti...

Final serisinin takip eden iki maçı Galatasaray'ın seyirci avantajı altında oynanacak. Fenerbahçe iyi savunma yapar ve isabetli şut sokarsa ortalama 20 sayı fark yapmaya devam eder. İyi savunma yapar, kötü şut atarsa maçlar kafa kafaya geçer, bu sezon Barcelona ve Olympiakos deplasmanlarını kazanmayı bilen takım tecrübesiyle galip gelir. Yok eğer Fenerbahçe hem kötü savunma yapar hem de kötü şut atarsa Galatasaray bir ihtimal kazanabilir. 

Tamirci Çırağı

Serinin ikinci maçına fasulyeden Galatasaraylı bir arkadaşımla gittim. Yol boyunca; ümit gönlümün ekmeği, umar ha umarı mırıldanıp durdu, anlam veremedim. Sonra anlatmaya başladı. Cildi parlak kağıt kaplı "Yenilmez Armada" isimli bir romanda okumuş. Hikaye bu ya; ne olmuş nasıl olmuşsa parçalı çubukluyu yeniyormuş...

Maçın ilk yarısı berabere bitince (Salonda biz öyle sandık, ilk yarının son basketi ikinci yarı başı itibarıyla iptal edilmiş haberimiz yok.) arkası kuşlu aynasıyla saçlarını taramaya başladı bizimkisi. O romandaki hayali gerçek olacaktı belki de...

Derken sahneye kötü kalpli Hırvatlar ve Fenerbahçe Ülker savunması çıktı. Ukic ve Tomas'ın art arda bulduğu beş üç sayılık isabet çubuklunun hilal kaşlarını kaldırırken, parçalının ümitlerini bir kez daha yıktı. Çıkarken dışarı vurdum sırtına güzel kardeşimin ve unut dedim romanları.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Çam Sakızı

Teknelerden birinin adı Fenerbahçe, diğerinin ise Galatasaray. Kaptanlar, tayfalar hatta yolcular da tercih ettikleri tekneler ile aynı takımın taraftarları. 1962 İstanbul'unda geçen film Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti üzerine kurulu. 
Rekabet o kadar büyük ki, kaybedenin kazanana teknesini vereceği bir yarış bile yapılıyor. Fenerbahçe teknesi az farkla da olsa kazanıyor. Fenerbahçe'nin kaptanı Galatasaray kaptanına "Sen olmazsan benim ne işim olur bu denizlerde, teknen sende kalsın..." diyerek ezeli rekabetin canına can katıyor filmin sonunda.
Fenerbahçe'nin şampiyonluğuyla beraber iyiden iyiye yakışıksız hale gelen rakibi gördükçe, sarının yanına kırmızıyı yakıştıran Fenerbahçesiz kardeşleri pek bir özledim. Eve gider gitmez ilk işim "Çam Sakızı" nı izlemek ve Galatasaray şerefine kadeh kaldırmak olacak.

1 Şubat 2011 Salı

Derbi Uluslararası Sahnede

Kadınlar Euroleague 2. tur ilk maçında, Fenerbahçe ezeli rakibi Galatasaray MP'ı 77-58 mağlup etti. Caferağa'da oynanan maça yoğun seyirci desteği ve Angel McCoughtry önderliğinde üst düzey bir savunmayla başlayan sarı lacivertli ekip 14-2 öne fırlamasına karşın, Augustus ve Hodges'in dış saha isabetlerine engel olamayınca skorda rakibine yakalandı. İlk periyodu 20-18 önde geçen Fenerbahçe, Birsel Vardarlı'nın ilk yarının son hücumunda bulduğu basketle soyunma odasına 36-33'lük avantajla giren ekip oldu.

İkinci yarının ilk 5 dakikasında rakibine sayı izni vermeyerek farkı arttıran Fenerbahçe, ısrarla topu içeri indirerek Nevriye Yılmaz ve Ivana Matovic'le pota altı basketleri bulurken; Galatasaray ise elindeki değer Sylvia Fowles'ı kullanmayı unuttu. Augustus'un el üstü atışları ve Palazoğlu Tuğba'nın 3 sayılık atışlarıyla oyunda kalmaya çalışan sarı kırmızılılar, 3. periyotta sadece 9 sayı kaydına muvaffak olurken, fark 16 sayı skor ise 58-42 olarak istatistik kağıtlarına düştü.

4. periyotla beraber son kozunu oynayan Galatasaray baş antrenörü Ceyhun Yıldızoğlu'nun ön sahada pres ve ikili sıkıştırmalarla top kapma çabası, Ratgaber'in ve takımı Fenerbahçe'nin tecrübesine takıldı. Topu yere vurmadan karşı sahaya geçiren ev sahibi ekip, kolay basketler bularak farkı korudu ve maçın son dakikaları Caferağa'yı dolduran taraftarlar için kutlama anları oldu.

Serinin ikinci maçı Cuma akşamı Abdi İpekçi'de ve Galatasaray'ın ev sahipliğinde oynanacak. "Sarayın Sultanları" Sylvia Fowles'a top indirmeyi yine unutup, bütün yükü Augustus'un üstüne yüklemeye devam eder ve maçı Tuğba Palazoğlu'nun dış atışlarından medet umacak hale getirirse, seriyi Kadıköy'e taşıması mümkün ol-a-mayacaktır.

Eski dost Tammy Sutton-Brown'da maçın son bölümlerinde oyuna dahil oldu.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Olmak ya da olmamak

“Bu spor kompleksi kolay vücuda getirilmedi. Ali Sami Yen´de kiracılık yükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi ve aynı şekilde bu arazide de tahsis şartlarını yerine getiremeyen yönetim‚ hem Ali Sami Yen hem de Seyrantepe´deki ….”

Bayram sabahına uyanmış çocuklar misali neşe içinde tribünlere koşanlar, köşelerine gayın-sin'in baş harfleri işli mendiller içinde harçlıklarını beklerken, amcanın biri çıkıp ense köklerini sarstı tüm hiddetiyle.

TOKİ Başkanı Bayraktar'ın, Galatasaray'ın yeni stadının açılışında söyledikleri; amiyane tabirle kavgada bile söylenmez. Hal böyle iken etten kemikten insanların tepki göstermemesi saçma olurdu, ama...

...Eğer tepki siyasi iradeye, onun başındaki adama, sporun alet edildiği türlü oyunlara ise, onu geçiniz. Madem tepkiniz var idi, orada olmayacaktınız, yok eğer aldınız kabul ettiniz, sindirdiyseniz durumu, tez zamanda el etek öpmeyi 'öğrenedur'acaksınız.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Fener Mesaisi

Güne Galatasaray derbisi ile başlayıp, Galatasaray derbisiyle günü sonlandırmak, derbiden sayarsanız eğer araya bir de Beşiktaş galibiyeti eklemek pek keyifli imiş onu öğrendim Pazar günü. Aykut Hocam sağolsun...

Bu sene futbol takımına küsüp, kendini kadın basketbol takımına adayan kuzen Puskas (Gerçi her sezon başı küsüp, son haftalarda barışır ya, aramızda kalsın:), Pazar akşam derbiye gidelim mi dediği vakit, aklımda sadece Caferağa'ya gitmek vardı.

Kadının fendinin, erkeği yenmesine razı olmayan gönlüm Caferağa derbisini gün sonuna öteleyip, derbi güzergahının ilk durağı olarak Burhan Felek'te oynanacak erkek voleybol maçını seçti. Yeni salonu görmek cabası, maçın adı da Fenerbahçe-Galatasaray olunca, sürpriz mağlubiyete karşın keyifli başladı derbi maratonum. Kaptan Arslan'ın kötü performansına, Miljkovic'in sıçramadan  topa vurabileceğine olan inancının devam etmesi eklenince, ezeli rakip 23-25 sonuçlanan üç setin ardından sahadan galip ayrıldı.
Fenerbahçe 0-3 Galatasaray

İkinci maç Fenerbahçe Acıbadem ile Beşiktaş arasındaydı. İki takım arasındaki dağları fark etmek için Aylin Abla olmaya da gerek yoktu.Caferağa'nın yolunu tutarken, ilk set henüz sonuçlanmıştı ve kızlar terlememişti bile. Vakti zamanında, Demirören'in "Paf takımıyla çıkarım haaa!..." diye bir tehdidi vardı ya hani...Sözünün eriymiş başkan.
Fenerbahçe Acıbadem 3-0 Beşiktaş

Üçüncü ve asıl maç için, bu sefer Puskas ile beraber, salonda yerimizi aldık. Takımlar ısınırken smaç vuran kadın (Sylvia Fowles), biraz gözümü korkutsa da, Nevriye, Birsel ve Esmaral'in hala çubuklu için mücadele ettiğini hatırlayıp rahatladım. Maça iyi başlayan Galatasaray oldu. Fowles'ın pota altını domine etmesi, Augustus'un hepsini tek elle bitirdiği cemşatlarının giresinin tutması ve Fenerbahçe'nin ısrarla boş şut kaçırması rakibin öne fırlamasını sağladı.
İlk üç periyot her şey Galatasaray'ın istediği gibi giderken, kritik anlarda lehlerine çalınan hakem düdüklerinin de katkılarıyla, final periyoduna dokuz sayılık avantajla girdiler. Top hırsızı Birsel Vardarlı'nın ön sahada yaptığı baskıyla sertleşen Fenerbahçe savunması, yine Birsel'in asistleriyle farkı eritti ve bitime dört buçuk dakika kala Taurasi'nin attığı üçlükle ilk kez öne geçince, bana da kuzene çaktırmadan mutluluktan yaşaran gözlerimi silmek düştü.
Fenerbahçe 74- 68 Galatasaray Medical Park

7 Kasım 2010 Pazar

Rekabet Kültürü

Yaşları on dört, on beş olsa da, göğüslerinde taşıdıkları armalar bir asırlık olunca, ülke futbolunun en önemli rekabetinin aktörleri oluverir gencecik çocuklar. Fenerbahçe on altı yaş altı takımının orta saha ve hücum hattında oynayan beş oyuncunun yaşları toplamı kadar zamanı dünyada konuk olarak geçiren, Fenerbahçe tarihinin en önemli oyuncularından biri olan Lefter Küçükandonyadis'in isminin verildiği tesislerde karşı karşıya geldi iki asırlık çınarın gencecik fidanları.

Rekabetin bütün gerekliliklerinin sahaya konduğu mücadelede benim sarı lacivert gözlüklerime takılan oyuncular sağ açık Faruk Mercen ve on numara kaptan Muhammed Akarslan oldu. Kim kazandı diye merak edenler vardır elbet. Bütün gereklilikler yerine getirildi yazmıştım aslında.)

Fenerbahçe 4-3 Galatasaray (U16)