Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2011 Salı

Eurobasket 2011

İkinci tur maçları başlamadan keşke yayımlayabilseydim ama henüz ikinci gün diye başlayan ve orada kalan, 6 Eylül tarihli bir taslağım var idi.
İşbu yazı, geç olsun güç olmasın düsturuna ve okuyacak olanların iyi niyetine sığınılarak tamamlanan o taslaktır.
2. Tur Grupları ve Maç Programı
İkinci tur grup maçları başlarken, Fransa ve Almanya'dan en azından birini mağlup ederek ilk sekize kalacağımızı düşünüyordum. Takımın akıllara zarar halleri vardı ancak hep böyle gidecek değildi ya...

Polonya maçının ilk yarısının sonunda Orhun Ene İzzet'i oyuna aldı. Polonya'nın 5 bilemedin 10 saniyelik bir hücum hakkı vardı ve henüz faul hakkımız dolmamıştı. Faul yapsın diye oyuna alındığını sandığım İzzet, Berisha'nın turnikesine nezaret etti. Gençtir dedik laf söz etmedik.
Aynı maçın sonunda ise bu sefer son top bizde ve bir sayı gerideydik. Yine mola alındı, sözüm ona hücum seti çizildi. 2001'de ev sahipliğini yaptığımız ve final oynadığımız turvaya şimdiki hocası Orhun Ene'nin ardında başlayıp, Ene'nin sakatlığıyla beraber takımın bir numaralı oyun kurucusu olan Kerem Tunçeri 12 saniye kala topu eline aldı. Perde için dışarı gelen Enes içeri devrildi ve Lehler savunmada adam değiştirmek zorunda kaldı. Enes, yarısı kadar bir çocuğu sırtına alıp en kötü ihtimalle faul çizgisine gitmeyi cebine koymuşken top bir türlü ona geçmedi. Kerem kaldırdı attı.

Britanya'nın kıyağı ve İspanya piyangosu ile ikinci tura çıktık. İkinci tur ilk maçında rakip namağlup Fransa idi. Kötü başladığımız maçı, iyi savunma yaparak son topa getirdik ve yine olmaz olası o molayı almak zorunda kaldık. 5 saniye kala kenardan top çıkarmamız gerekiyordu ve top bir önceki atışı isabetli kullanan Emir'in elindeydi. Son şutu kullanmayı beklerken top eline verilince, o da şaşırmış olmalı ki oyuna dahi sokamadı topu.

Bir sonraki rakip Almanya, bir başka deyişle Nowitzki idi. Bizim asıl rakibimiz ise serbest atış çizgisi oldu. 2009 Polonya'da sadece Ömer Aşık atamazken (bkn: Beleş atış)çizgiden, bu turnuvada bütün takım atmamaya karar vermişti. Almanya'ya karşı %45 ile serbest atış atarken, rakip ise %92 ile kullandı. Yeri gelmişken söylemek de yarar var; 2009 Polonya ile karşılaştırıldığı vakit Ömer Aşık'ın faul yüzdesi neredeyse %25 artmış.

Son şansımız olan Sırbistan karşısında genel beklentinin aksine iyi mücadele etti milli takım. Savunmasıyla oyuna ortak oldu ama manasız hatalar ve düşük faul yüzdesi omuzlara bir kez daha yük oldu. Periyotların birinin sonunda, Kerem Tunçeri faul hakkımız dolmamışken faul yapmayı akıl edemedi de Allah'tan adam sokamadı. Bir başka pozisyonda ise faul hakkımız dolmuş ve rakibin hücum süresinin sonlanmasına bir saniye kalmışken, Hidayet top süren adama faul yaptı?
Son toptan önceki iki topu Ender Arslan kullandı. İkisinde de rakibini kolayca geçip potaya gitti ve başarılı oldu. Madem başarılı oldu, son topu kenardan onun çıkarması gerekiyordu ve öyle oldu. Kimse kendini göstermeyince, Enes'in elinde kaldı top. O da kaldırdı attı. Aynı Kerem gibi...

26 Temmuz 2011 Salı

Tour de France 2011

Malum sakatlıktan ötürü bir aydır süren zorunlu istirahatim, henüz ilk haftasında Fenerbahçe'nin başına musallat edilen soruşturmayla beraber çileye dönmüştü. Bu dönemden elimde kalan en güzel şey ise Fransa Bisiklet Turu oldu. Senelerdir uzaktan bakıştığımız Tour de France ile 2011'de sevgili olduk. Spor ansiklopedisi kıvamındaki adam Caner Eler'in katkılarıyla hem öğrenmeye başladım hem de büyük bir keyifle izledim bütün turu.
İnadım inat düsturuyla üzerine geçirdiği sarı mayoyu geri vermemek için direnen Thomas Voeckler'i takdir ettim. Schleck kardeşleri hiç sevmedim. Fenerbahçe ile benzer bir durumu olan ve olası doping cezası CAS (Spor Tahkim Mahkemesi) tarafından turun ardına bırakılarak yarışma şansı tanınan Contador'dan yanaydı gönlüm.
Seyircilerin iyi niyetinden yana şüphem olmamasına karşın sporcuların yanında koşan, onlara dokunmaya çalışan insanları gördükçe yüreğim ağzıma geldi. Bu durumla ilgili bir sınırlama var mı, yoksa da olmalı mı diye kendi kendime tartıştım her tırmanış etabında.
Alpler'de koşulan son etap olan Alpe-d'Huez muhteşem bir mücadeleye sahne oldu. Alberto Contador'un son kozunu oynayarak erken atak yaptığı tırmanış etabında, pek de iyi niyetli olmayan steteskoplu bir seyirciyle fiziksel temas da yaşadı İspanyol. Contador'un ancak üçüncü olabildiği, Schleck kardeşlerden Andy'nin sekizinci bitirdiği etap sonunda, Cadel Evans beşinci olmuş ve ertesi gün koşulacak turun son etabı olan zamana karşı yarıştan önce farkı 57 saniyeye indirmişti. Andy Schleck, zamana karşı etaplarda çok başarılı olmamasına karşın son turda sarı mayoyu vereceğini kimse beklemiyordu. Avustralyalı Evans dışında...
Grenoble zamana karşı etabınında inanılmaz bir süreye imza atan Cadel; 57 saniyelik farkı kapatmakla kalmadı, bir buçuk dakikadan fazla bir fark attı Andy'ye. Sarı mayo ilk kez Avustralya'ya giderken, Evans'a da Champs-Elysees'de (Şanzelize) koşulan keyif etabında kadeh kaldırmak kaldı.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Maç olsa da gitsek...


Süper Lig'de 2010-2011 sezonunun ikinci yarısı 21 Ocak 2011’de başlayacak. Anadolu’nun akıncı beylerinin palazlanıp, İstanbul futbol surlarına sancaklarını dikmeye başladığı son senelerde, bunca değişime –Gelişimden ziyade, değişim daha gerçekçi sanki.- karşın; Avrupa liglerine bakıldığında, hala en uzun süreli devre arası tatillerinden birine sahibiz.

2005-2006 sezonunda verilen 47 günlük ara ile karşılaştırılınca, 32 güne gerileyen futbol uykumuz, aşık atmaya çalıştığımız liglere göre yine de çok derin. Futbolun beşiği olarak bilinen İngiltere’de ‘devre arası tatili’ diye bir kavram yok. Hıristiyanlarca kutsal sayılan Noel günü 24 Aralık'ta dinlenen İngiliz futbolu, bunun dışında dur durak bilmeden mücadele ediyor. İtalya, Almanya, Fransa, Portekiz ve İspanya’da liglere ortalama üç hafta ara verilirken, bir tek Hollanda bizim gibi “sefa pezevengi”.

Spor sevgisi konusunda pek seçici olmayan bendeniz, futbola verilen uzun arada, canlı maç izleme keyfimi salon sporlarına yönlendirerek özlem gideriyorum. Darısı futboldan başka branş olmadığını sananların başına.

Fenerbahçe Ülker 20:00 Efes Pilsen

14 Aralık 2010 Salı

Spor Aşka Geldi

Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan Spor Toto Süper Lig 15. hafta karşılaşması öncesinde taraftarlar arasında çıkan olaylar unutuldu. Kavga, dövüş, sahtekarlık derdine düşüp spor aşkımızı unuttuğumuz gibi.

Üç Bursaspor taraftarının bıçakla yaralandığı, yoldan geçmekte olan istemsiz şahitlerin ise futbol sevgisinin öldürüldüğü günün üzerinden haftalar geçti. Gözaltına alınan taraftarlar liyakat nişanları için sabırsızlanırken, yaralananlar gazi olmanın onuruyla yürür oldu Altıparmak’ta. Amatör futbolseverlerin payına da, TFF tarafından verilen ikişer maçlık saha kapama cezasını çekmek düştü.

Türkiye’de sosyolojik değil semiyolojik futbol fanatizmi –dilde, işaretler, simgeler düzeyinde kalan, eyleme –en azından söylemin işaret ettiği düzeyde- dökülmeyen bir fanatizm- olduğunu söyleyen Haşmet Babaoğlu’nun fikri sabit midir bilinmez, ancak; “elimizde baltalarla, belimizde kasatura…” ile başlayan taraftar tezahüratının vandal bir söylemden ibaret, bahsi geçen kesici aletlerin ise sembolik olduklarına inanmak olası değil artık.

Bursaspor’un küme düştüğü 2003-2004 sezonunda, yeşil-beyazlı taraftarlar Beşiktaş’ın, küme düşme hattındaki rakiplerine yenilmesine tepki gösterince, iki takım taraftarları arasında başlayan gerginliği, taraflara deplasman yasağı getirerek ertelemişti akil adamlar. Aynı akil adamlar, bent arkasında tutulan su misali yedi senedir biriktirilen sorunların, geçtiğimiz sezonun son maçının hatırına bir kalemde silineceğini ve spor aşkıyla dolacağını mı düşündüler taraftarların?...

Lütfi Kırdar ve Mithatpaşa’da kol kola harika sporcular izleyen neslin limiti ebediyete yaklaştıkça, spora olan aşk her geçen gün niteliğini yitirmekte. Kazanmak için her yolu mübah sayan sözde sporcular, basacağı bir fazla gazete için yalan yazan sözde basın mensupları, sorunca mücadele kılıfını uydurdukları ancak düpedüz kavga ettirmek üzerine kurdukları bir sistemle sahaya çıkan sözde hocalar, takım aşkı ardına gizledikleri ticari gayeleri için görev alan sözde yöneticiler çoğunluktayken, spor aşkının unutulmaması garip olurdu zaten.

4 Temmuz 2010 Pazar

İstatistik Bir Bilimdir...

...ve 1021 denek genelleme yapmak için en azından benim için yeterlidir.)
 
İstatistik üretmek karanlığa ışık götürmek kadar onurlu bir görevdir.”

10 Nisan 2010 Cumartesi

Ben Fenerbahçeyim

Aklımdan geçenlerin günlüğünü tutmaya başladığım vakit, aynı aklımın ucundan dahi geçemeyen taraftar profilleri ile karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. 

Futbolda şampiyon olunan yıllarda "Fenerbahçe'li", şampiyonluktan uzak kalınan sezonlarda kimsesiz, voleybol kızlarda Eczacıbaşı'lı, erkeklerde Arkas'lı, genç takım seviyesinde Güneş Sigorta'lı, basketbol erkeklerde Efes Pilsen'li, bayanlarda Botaş'lı, tekerlik sandalyede Galatasaray'lı olan, taraf olmanın mantığını idrak edememiş taraftarlar gördüm.

İşte o taraftarlar son yıllarda Fenerbahçe'nin her branşta başa güreşmesinden muzdarip iken bendeniz misali masa tenisinden, yelkene çubuklunun kazandığı her madalyada gözleri dolan aklıevveller tarifsiz bir mutluluk içindeler.

Spor tarihinin lokomotifi olan futbol, basketbol ve voleybol  branşlarının hepsinde birden, kızlı erkekli olarak kazanılması muhtemel şampiyonluklara birer adım kalmışken ben mutlu olmayayım da onlar mı olsun?...

29 Ocak 2010 Cuma

Spor İletişim Sertifika Programı 2010

Geçtiğimiz sene 2. kez gerçekleştirilen "Spor İletişimi Sertifika Programı" na katılmaya niyetlenmiş, Kadir Has Üniversitesi'nin tarih kokan Cibali Kampüsü'nün yolunu tutmuştum. Hem onca beklentime karşın sınavdan çakmam, hem de adını neredeyse yılan hikayesi koymak üzere olduğum ve o dönem teslim etmem gereken bir yüksek lisans tezim olması sebebiyle bendeniz katılamamıştım bu harika sertifika programına.

Bu sene işe güçe dalmışken atladığım önkayıt tarihini, geçtiğimiz sene sınava ilişkin yazdıklarımı okuyan birkaç arkadaşın attığı mailler vasıtasıyla öğrenmiş oldum. Sınava girmek için talep edilen 50 TL biraz ilginç olmakla beraber, programı başarıyla bitirenlerin hayallerine kavuşma olasılığı düşünülünce lafı bile olmaz...
Önkayıt son gün: 5 Şubat

Sınav tarihi: 6 Şubat
  
Sertifika programına katılım ücreti, katılımcı başına, programın tamamı için 2.500 TL'dir.   
  • İlk altı (6) sırayı alan katılımcılar tam burs,
  • 7.-12. sıraları alan altı (6) katılımcı (1250 TL'lik) yarım burs,
  • 13.-22. sıraları alan on (10) katılımcı (750 TL'lik) çeyrek burs kazanacaktır.
Son iki senedir programın tanınmasına yaptığım katkılardan ötürü bana teklif edilmesi muhtemel mansiyon bursunu, ilk altıya girmek hususunda kuşkum olmadığından ötürü teşekkür ederek kabul etmeyeceğimi şimdiden belirtmek isterim.
     Bknz:

19 Aralık 2009 Cumartesi

Taraftarlık

Benim taraftarlıktan anladığımı peşin peşin ortaya koymam lazım...

Büyüklerimden gördüğüm, Allah kısmet ederse müstakbel evlatlarıma öğreteceğim taraftar kimliğinin içinde Eski Yunan'ın demokrasisinin tek harfi bile olmayacak. Resimdeki ufaklık benim yeğenim. Sarı-lacivert bir dünyanın içine doğan bu minik kuzu amcasının prensesi. Gün gelip aşık olacak, evlenip soyadını belki değiştirecek ama kimliğinde yazan Fenerbahçelilik her daim baki olacak...
Benim taraftarlığa ve hayata bakışım sarının yanına laciverti yakıştırdığındandır az önce yazdıklarım. Yoksa başkanın söylediği gibi herkesin Fenerbahçeli olacağına dair bir iddiam yok. Sen hangi rengi yakıştırıyorsan üzerine uzun bir süre açık tutmayı planladığım anketi yanıtlamadan çıkma.

Ama seyirciden öte taraftarı merak ediyorum ben, günlük başarılar yada başarısızlıklar ardından rotasını çevirenleri değil, gerçek taraftarları.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Yıkılmışım Ben

Küçük dağların yaratıcısı, büyük insan, "Türk yüzme sporu" denince, akla gelen tek isim Derya Büyükuncu bir şampiyonayı daha madalyasız geçti. Lafla peynir gemisi yürümez o tamam da sandalın batabileceğini bilmiyordum...

İbo'dan Derya'ya;
Çaresiz kalmışım gözlerim şaşkın,
Çile rüzgarında savrulmuşum ben,
Dertler derya olmuş, ben de bir sandal,
Devrilip batmışım boğulmuşum ben...



26 Kasım 2009 Perşembe

Beleş Atış

Ömer Aşık'ın, Euro Basket 2009'da kaçırdığı her serbest atış bana dert oldu. O gün bugündür özellikle Ömer Aşık'ın serbest atışlarını daha bir alıcı gözle izler oldum. Basketbol topunu liseden bu yana elime almışlığım yoksa da, Ömer'in kaçırdığı her faul atışının ardından milyonlarla beraber bende aynı cümleye ses verdim...

"Ben bu kadar kaçırmam Ömer!!!..."

Polonya'da milli takım 171'de 115 isabetle (% 67.3) faul atarken, Ömer'in bireysel istatistiği 47'de 15 idi. Ömer hiç faul çizgisine gelmeden bitirseydi turnuvayı, milli takımın faul isabeti %93 gibi inanılmaz bir hal alabilirdi.

Dün akşam Zalgiris deplasmanında, Fenerbahçe grup 3.lüğü açısından çok kritik bir galibiyet alırken, Ömer Aşık faul çizgisinden 6'da 4 isabet bularak dünya ortalamasını sonunda yakaladı. Bir kaç hafta önce euroleagu.net'te taraftar sorularını yanıtlayan Ömer'e Azeri bir basketbol sever onca kabiliyetine karşın bu serbest atış zaafı nolcak gurban mealinde bir soru sormuş ve de Ömer her gün çalıştığını ve kısa zamanda daha isabetli atacağını söylemişti. Bu kadar kısa zamanda Ömer gerçekten daha mı isabetli atmaya başladı yoksa Zalgiris maçı bir tesadüf müydü bilemem ama, serbest atış isabeti hem takım hem de oyuncunun bireysel performansı açısından basketbolun en önemli kriterlerinden biri onu bilir onu söylerim.
Amerikalılar, başta basketbol olmak üzere faal oldukları her branşta türlü istatistikleri yıllardır tutmakta. Uluslararası oyuncuların Nba katılımının artması , son yıllarda Calderon ve Nash gibi yabancı oyuncuların öne çıkan istatistiklerine karşın, Amerikalı oyuncular ile ecnebi oyuncularının serbest atış yüzdeleri arasında sadece %1.4 fark var.

Sporcu fizyolojisi, teknoloji, ekipmanlar ve antreman stratejileri değişmekte ve bu gelişmeler kırılmaz denen rekorları alt üst etmekteyken, serbest atış yüzdesi efsunlanmış gibi yerinde saymakta 50 yıldır. 80'li yılların ortasında sahaya çizilen 3 sayı çizgisinin ardından bu yeni atışın isabet yüzdesi bile 20 senede ciddi bir değişim gösterirken, serbest atış yüzdesi ortalaması bunca senedir hep %70 civarında.

Oyuncuların idman yüzdeleri ile maç yüzdeleri arasında %10 civarında bir fark olabileceğini söylüyor spor istatistikçileri. Yorgunluk ve stres sebebiyle düşen bu yüzde on, Ömer'in oynadığı pozisyonun daha çok fiziksel temasa açık olması sebebiyle varsın % 20 olsun ama nolur idmanda attığının en azından yarısını at Ömer...

20 Kasım 2009 Cuma

En Büyük Taraftar...

Kavga, dövüş, sahtekarlık derken ölümsüz aşkımızı unuttuk. Lütfi Kırdar ve Mithatpaşa’da kol kola harika sporcular izleyen neslin limiti ebediyete yaklaştıkça, bizlerin spora olan aşkı her geçen gün niteliğini yitirmekte. Derdimiz tasamız alt alta yazıldığı vakit toplanabilen rakamlar haline gelmişken, kaliteden yana olanların sayısı yine o rakamlarla üç, bilemedin beş kişi… Kazanmak için her yolu mübah sayan sözde sporcular, basacağı bir fazla gazete için yalan yazan sözde basın mensupları, sorunca mücadele kılıfını uydurdukları ancak düpedüz kavga etmek üzerine kurdukları bir sistemle sahaya çıkan sözde hocalar, takım aşkı ardına gizledikleri ticari gayeleri için görev alan sözde yöneticiler, şıracılar ve bozacılar çoğunluktayken spor aşkının unutulmaması garip olmaz mıydı?

Mücadelenin ortasına doğurulan bizler, ilk günden beri hayatla yarışıyoruz. Dünyada geçirdiği vakit 10 seneyi bulmamış sübyanlar okul arkadaşlarını rakip olarak görüyor. Alacağı eğitimin karşılığını alıp alamayacağını sorgulayan milyonlar, onca soru işaretine rağmen bu savaşı vermek zorunda olduklarını hissediyor.

Görmüyor mu 2 kişilik fizik öğretmeni kontenjanı için binlerce üniversite mezunu akranı gibi 5 senedir sıra bekleyen ablasını…Görmez olur mu hiç. El kadar evde genç bir delikanlı, ablası ile aynı odada kalmak zorunda doğduğu günden bu yana. Bazen ablası yerine bir abisi olsa da beraber maça gitseler diye geçirse de içinden, 2 haftada bir bilet almak için gücün denkleştirdiği 45-50 lirayı hatırlayınca, ablası olduğuna şükrediyor. Ülke gerçeği olan bir baltaya sap olamamış güruhun yeni nesil temsilcilerinde olan kardeş, aidiyet hislerini tatmin edebilmek için sarıldığı taraftarlık olgusunun, eskilerin özlemle anımsadığı takım aşkından başka bir şey olduğunun farkında dahi değil. Aşık olduğunu sanan bizler, bilincimizin takılıp kaldığı saplantıya, bahsi geçen genç gibi futbol sevgisi deyip sıyrılıyoruz.

Bunca kusurumuza karşın - sırtı dönük maç izleyen profesyonel taraftarlar hariç- bu kirlilikte çehresi en temiz olanlar yine taraftarlar. Sahaya dalanlar dahil…

10 Kasım 2009 Salı

Bay Geçmek

Sezon başında 3-5 gol atınca ezeli rakip, bizim 103 gole göz dikmişti ama üçer üçer yemeye başlayınca ses soluk kesildi sözde "Fenerbahçeli medyada". İşte o sezondur benim futbol aşkımın miladı...

19 takımla başlayıp, Samsunspor kafilesinin geçirdiği talihsiz kazanın ardından ligin ikinci yarısının 18 takımla tamamlandığı 1988-89 sezonunda her hafta bir takım bay geçerdi. O yaşta bu terimi sorgulamadan kabullenen bünyem, geçtiğimiz hafta sonu Fenerbahçesiz kalınca meraklandı.

Spor adalıların olunca, terimin menşeside haliyle İngilizce. Ecnebiler maç yapmadan bir üst tura çıkmayı ferdi ve takım sporlarında "receive a bye" olarak adlandırmışlar. Bizdeki isim babası kim bilmem ama gayet mantıklı, bay geçmek(çekmek) demiş çıkmış işin içinden.

Bilgilerinize...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Ruhi Sarıalp'ten Günümüze Her Daim Fener

Benim yaşıtım Fenerbahçelilerin ilk aşkı Şeytan Rıdvan'dır. Hızla giderken topa basıp Rambo Yusuf'u bakkala gönderdiği vakit içimizin yağları erir, Yusuf'un asabı bozulupta Rıdvan'ın omzunu çıkaracak kadar çektiğinde içimiz acır, parçalı forma sahibi kasabın hatrını ağız dolusu sorar idik.
Fenerbahçe aşkının futboldan ibaret olmadığı ve Türkiye'nin en büyük spor kulübü olduğu gerçeğini öğrendiğim 90'lı yılların başında tanıştığım isimlerden biri ise Ruhi Sarıalp'dır. Rahmetli Sarıalp 1948 Londra Olimpiyatlarında Türkiye'nin atletizmde kazandığı ilk ve 2004 Atina'da bir başka Fenerbahçeli sporcu Eşref Apak'ın bronzuna dek tek madalyasını boynuna geçiren atletdir ve tabiki Fenerbahçelidir.
Usain Bolt tufanının devam ettiği dünya şampiyonasının son gününde uzun atlama finalinde bir Fenerbahçeli sporcu mücadele edecekti. Rahmetli Kenan Onuk ve Cüneyt Koryürek'den sonra ülkede atletizm uzmanlığı da Uluçlardan ufağına kalmışken insanın spordan soğuyası gelsede önce Fener sonra spor sevgisi ekranın karşısına sabitledi Pazar akşamüstü bendenizi. Yarı finaldeki derecesinden daha iyi, kendisine ait Türkiye rekorundan daha kötü bir dereceyle 6,80 m atlayarak göndere son günde olsa bayrağı çektiren Karin Melis Mey turnuvayı madalyasız kapatmamıza engel oldu.

21 Ağustos 2009 Cuma

3 Temmuz 2009 Cuma

Pescara 2009

Akdeniz Oyunları yazın boş transfer gündeminden sıkılan sporseverler ve tek yıllarda olimpik spor özlemi çekenler için biçilmiş kaftandır. Bunun yanı sıra toplam nüfusuyla yetiştirdiği sporcu ve kazandığı başarıları oranladığınız vakit yerlerde sürünen güzel ülkemiz, 16.'sı Pescara'da düzenlenen bu oyunlarda her daim İtalya ve Fransa'nın ardından ilk üçe girmeyi başararak bir nevi züğürt tesellisi olmuşdur bizler için.
Türk futbol tarihinin milatlarından biri olarak kabul edilebilecek Languedoc-Roussillon 1993'de kazanılan şampiyonluğun etkileri 2002 Dünya Kupasına kadar uzanmıştır. 1993 senesindeki finalde Cezayir kalesine ikinci golü atan Hakan Şükür, Güney Kore karşısında kupa tarihinin en erken golünü atarak dünya üçünlüğüne katkıda bulunuyordu. 1997 senesinde Bari'de düzenlenen şampiyonada ise evsahibi İtalya karşısında mücadele eden Fatih Akyel'li, Ümit Özat'lı, Yıldıray Baştürk'lü takım gümüş madalyayı boynuna takabilmişti. Buffon'un kalesine ancak bir gol atabilmiş, Totti'nin önderliğinde ki İtalyan hücum hattından ise 5 gol birden yemiştik.

Pescara 2009'da ise takım sporlarında bayanlarda hentbol ve voleybolda finale çıkan Türkiye, güreş ve halterin her zamanki baskınlığıyla madalyaları toplamaya devam ediyor. Yeni olan; teniste Marsel İlhan'ın final oynaması, masa tenisinde ise Fenerbahçeli devşirme sporcu Melek Hu'nun altın madalyayı boynuna geçirmesi ve golf erkek takımımızın bronz madalya kazanması.
Pazar günü bitecek turnuvada ben yazmaya karar verdiğim vakit genel tabloda (in the tabela.) 3. olan Türkiye, bugün itibarıyla İspanya'nın ardında dördüncü.

Artistik Jimnastik - 1 Gümüş
Atletizm - 3 Altın-3 Gümüş-4 Bronz
Bovling - 2 Gümüş-3 Bronz
Boks - 2 Altın-1 Gümüş-3 Bronz
Golf - 1 Bronz (takım)
Judo - 1 Bronz
Karate - 1 Altın-3 Bronz
Atıcılık - 1 Gümüş
Masa Tenisi - 1 Altın
Tenis - 2 Gümüş
Halter - 6 Altın-5 Gümüş-4 Bronz
Güreş - 7 Altın-2 Gümüş-4 Bronz

28 Şubat 2009 Cumartesi

Herkes İçin Futbol

6-12 Yaş gruplarında oynanan maçlar, okul maçları, plaj futbolu, 5x5 futbol, futsal
maçlarında ve İl Hakem Kurulu’nun uygun göreceği diğer amatör müsabakada görev
alabilmek ve Beyaz HİF hakem kokartına sahip olmak isteyenler için;

15 Şubat 2009 Pazar

Flush Royale #2


Çizgisiz kardeş(NYG) ilk Flush Royale postumda uğursuz gelebilir bence yapma demişti ama ben bu tabloyu görünce dayanamadım.Bayılıyorum böyle haftalara...

Fenerbahçe 7 - 0 Hacettepe (Erkek Futbol)
Nilüfer Belediyesi 0-3 Fenerbahçe (Bayan Voleybol)
Mef Okulları 0-3 Fenerbahçe (Erkek Voleybol)
Fenerbahçe 82-55 Galatasaray (Bayan Basketbol)
Fenerbahçe 77-70 Oyak Renault (Erkek Basketbol)

14 Şubat 2009 Cumartesi

Ali Koç Her Yerde



Perşembe akşamı erkek basketbolcular için Zagreb'de, Cumartesi öğleden sonra kız takımı için Caferağa'da akşamında futbol takımı için muhtemelen Saraçoğlu'ndaydı Ali Koç.
Geçtiğimiz yaz buna benzer bir yazıyı başkan için yazmıştım.Benzerliğin farkındasınızdır sanırım...

Başkan Heryerde

5 Şubat 2009 Perşembe

Spor İletişim Sertifika Programı #2


İkinci kez konuk oluyor Kadir Has Üniversitesi'nin Spor İletişimi Sertifika Programı bizim mütevazi blogumuza. İlk haberi "...Yeni Kosova adaylarına duyurulur." diye bitirmiş vakti zamanı gelince de Haliç manzaralı okulun yolunu tutmuştuk sınav için. Bu kadar dürüst olmaya hacet yok ancak başlamışken içimi döküp kurtulayım bari...

...Cumartesi sabahı (24 Ocak) kalkıp düştüm yola; sınavın yapılacağı dersliğin önüne geldiğim vakit ilk iş süzdüm rakip ve rakibelerimi. Rakibeleri kafadan eleyip, sınava giren toplam er kişi sayısının da 50'yi bulmadığını farkedince burs mu geliyor ne demedim dersem, bir önceki paragrafın son cümlesine ayıp olur.

Çoktan seçmeli toplam 40 soru, soruların 25 civarı salt sporla kalanı ise Türkçe bilip bilmediğinizi ölçen anlatım bozukluklarından ibaret olan testin ederi 80 puan; 3-5 anahtar cümleden oluşturacağınız makalenin ise puan değeri 20 idi. Futboldan olimpiyatlara, basketboldan tenise kadar geniş bir yelpazeden seçilmiş sorular kolay olmamakla beraber, yılların spor seyircisi olan bendenizi yıldırmadı. Makalemi yazıp, Fenerbahçemi çeyrek asırlık zulümden kurtarıp kupa şampiyonu ilan ettikten sonra, olası bir puan eşitliğinde bursiyeri belirlemek için ecnebi dilde Platini'ye yazılması gereken soruyu da yazıp, eşeğimi sağlam kazığa bağlamanın iç huzuruyla evin yolunu tuttum.

Yol boyunca yanlış işaretlediğim üç beş soruyu farkedip içime kurtlar düşse de, kazığa bağladığım eşek hatırına eve döner dönmez hanıma "...çoğu hatun zaten, şaka maka burs alabilirim..." mealinde şeyler zırvalayıp, gevrek bir gülümsemeyle tamamladım sınav macerasını. Sınavı okuyan arkadaşlar sağolsunlar iki gecede tamamlayıp kağıtları, Pazartesi sabahı yayınladılar sonuçları. 5 tam, 5 yarım toplam 10 bursun verildiği sınav sonuçlarına göre burs kazanan arkadaşlar arasında ben yokum ve de üstüne üstlük bir tanesi bayan. Hem de bu hatun kişi onca erkeğin arasında birinci:)

Zordu ama sorular...

Bugün gelen maili sizle paylaşmak amacıyla başlayıp bütün kirli çamaşırları dökmüş oldum postun sonuna dek. Unutmadan gelen mesajı kopyalayıp, benim gibi hala öğrenciliği devam eden arkadaşlardan müjdemi isteyeyim.

Sayın ilgililer ve katılımcılar,

7 Subat 2009 tarihinde baslayacak olan Spor İlerisimi Sertifika Programinin son kayıt tarihi 6 Şubat 2009'dur.

Öğrenci olan ilgililler ve katılımcılarımızın, sınava girmemislerse bile % 50 indirim hakkı bulunmaktadır.

Sertifika'da gorusmek üzere...
http://www.khas.edu.tr/tr/haberler/spor-iletisimi.html

12 Ocak 2009 Pazartesi

Ben de şikayetçiyim



Yazı benim ama yazarı ben değilim.Bir iki derken arkadaş bunu alışkanlık haline getirdi, işin kötüsü kendi yazmış gibi gönül rahatlığıyla kullanıyor.Hayatım Fenerbahçe bugün konuya ilişkin yazmış.Şikayetçi sayısı oldukça fazla.