İslam Çupi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam Çupi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2011 Cumartesi

Pazar'ın Ertesi" # 21

Türk futbolunun en büyük yıldızlarından, benim ilk büyük "futbol aşkım" Rıdvan'ın hayatı 3 Aralık 1989 günü değişti. İslam Çupi'nin ertesi gün Milliyet'te yayınlanan maç yazısı...
Sen bir futbol kasabısın Yesiç…
Sen çimen sanatı diye adlandırılan futbolun içine nasıl olsa düşmüş bıçak ilkelliğinde dolaşan bir çirkinliksin.
Sen ekmek parasına saygısı ve sevgisi olmayan, sen sahada dolaşırken hiçbir rakibine parmağı ile dahi dokunmayan Rıdvan’ın ayak bileğini hurdahaş ederken çirkinlikten öte,  bir gaddardın, insan dışı bir yaratıktın Yesiç…
Fenerbahçe ve Fenerbahçe taraftarı seni hiç unutmayacak Yesiç…
Tarihler hep “etme bulma” tekrarlarını daktilolar durur. Dün Rıdvan’a yarın kim bilir kime?...

Manzaralar hep hazindir Türkiye’de…
Maçın 37. dakikasında Rıdvan “ölüme tam teşebbüs” bir Yesiç faulü ile sahadan alınıp ambülansın içine konulduğunda stat sevince değil kedere boğulmalı idi…
1950 yılında bir büyük maç hatırlıyorum. Rio’da yapılan bir Botafago-Fluminense “derby”sini…
İlah Didi dün Rıdvan’a benzer bir sakatlığa maruz kalıp ambülansın içine konulunca, tribündeki Botafago ve Fluminense rekabeti birden kesilip, yerini dev bir ağlamaya bırakmıştı.
Brezilya futbol insanı müthiş bir rekabetin zıt odağı olmasını bildiği kadar, ondan daha dolu bir futbol ve futbolcu âşığı idi.
Futbolun hiçbir antika vazosunun rakip olsa bile, kırılmasına gönlü razı olmuyordu Brezilyalının…
Oysa Rıdvan’ı götüren ambülansın arkasından sanki, bir “oh olsun” vedası vardı. Numaralıdan yükselen cılız alkışların dışında yuhalanıyordu ambülans…
Brezilya neden 3 defa dünya şampiyon olmuştu?... Brezilya neden hâlâ dünya futbolunun en büyük patronlarından biri idi?
Türkiye neden Roma final çıtasını geçememişti?
Türkiye neden Rıdvan’lara gül değil de tekme atıyordu? Yarın Hami’ye, öbür gün Orhan’a yapılacak bu futbol “PKK”lığı bizi hangi cephaneliğe sürükleyecek?
Türkiye hâlâ futbol oynama oynamama ibresine neden Şark kurnazlıkları ile parmak atıp durmakta…Verdiğim iki örnek net iki fotoğrafsa, dünyanın neden Brezilya’ya özendiğine, Türkiye’ye ise neden hiç mi hiç özenmediğine  duyulan tercih kendiliğinden ortaya çıkar.

Fenerbahçe zaten kazanabilecek gibi değildi dün…
Fenerbahçe’nin tüm futbolu yaratacak, topa büyü sürecek güçleri dün sahanın içinde değil, sahanın dışında idi. Bir de bunlara Yesiç’zede Rıdvan ve üç buçuk lifi bu mücadeleye yetmeyen Hakan da eklenince, Fenerbahçe, Trabzon sahasında Oğuz’un parçalı hünerleri ile Turan, Nezihi ve B.Şenol’un dinmez, yüreklerinin içine sinmiş koskoca bir yalnızlıktı.
Fenerbahçe hiç ofansif marifeti üretmeyen kalabalık çakılı ve durağan bir defans içinde bekleyecekti Trabzon’u…
Trabzon Orhan, İskender kulvarı ile, aksi tarafta bek İsmail ve Hamdi kasırgası ile bulduğu aralıklarda, altını oyup duruyordu Fenerbahçe’nin.
Çabuk oynayan, ikili mücadelelere hep Trabzon markası koyan Fenerbahçe’nin ofans teşebbüslerine devamlı basan Borda-Mavililere karşılık, Sarı-Lacivertlilerin defans oyunun özelliklerine sahip hiçbir silahı yoktu.
Birinci golde İsmail’in geri pası, ikinci golde kalecinin yumruk yerine blokaja yeltenmesi, üçüncü golde ise, Vicsnevski’nin yanlış kademesi birer büyük suçlu olarak Fenerbahçe defans panosundan bir ışıklı reklam gibi geçti.Oyunun 3-0’dan 3-2’ye dönmesi, hiçbir zaman bir Fenerbahçe mucizesi olarak yorumlanmamalı…
Bu bir büyük çıkış değildir Fenerbahçe için…Fenerbahçe 3-2’yi bir büyük çıkış olarak kutlamamalı, skor aslında taraftar, kent, yönetim, teknik adam ve futbolcu bütünlüğü ile bir şampiyonluk havasına girdiği açık seçik olan Trabzon’u düşündürmelidir.
Çünkü Yesiç, Erhan ve Kemal Trabzon geri dörtlüsünde ağır bir şamandıra gibi duruyorlar…

04 Aralık 1989 ("Ayaklı ameliyat", Milliyet)

2 Kasım 2010 Salı

Uyku Tulumu

Papazın Çayırı için iki kuşak eksik olan ömrüm, Fenerbahçe Stadı’nın evriminin ise tam ortasına denk geldi. Şimdilerde mesleki abecemin olmazsa olmazı olan kolonlara, direk dediğim yıllarda, doğru görüş açısı için köşe kapmaca oynardım onlarla. Son senelerde maçın başlamasına yarım saat kala lütfederek geçtiğim turnikeler, o vakitler Türk’ün kızıl elma ülküsünden farksızdı.
Saatler önce girilen bomboş tribünlerin numarasız koltuklarından yer beğenilir, her maç haftası yeni bir Fenerbahçeli dost edinilirdi. Sonra tribünler yıkıldı, peyderpey yenileri inşa edildi. Sözüm ona endüstriyel futbolun farzı, büyük hedeflerin en önemli gereği, başkan ve yöneticilerin ceplerine hapsolan kulüplerin özgürlüğünün anahtarıydı tesisleşme.
Başkan, böyle uyuttu bizi senelerce…
Sarının yanına kırmızıyı yakıştıran Fenerbahçesiz kardeşlerim şimdilerde pek heyecanlı. Yılan hikayesine dönen “arena”larına kavuşmak ve çilesiz maç seyredebilmek için gün sayıyorlar, başlarına geleceklerin farkında olmadan . Rahmetli Çupi’den bir kıssa ile noktayı koyup, tüm futbol severlere iyi uykular dilerim.
 "Real Madrid'in multi trilyoneri Kont Bernabeu bir gün Mimar Biosca'yı yanına çağırıp emretmiş:
-Bana 120 bin kişinin aynı anda yatacağı bir uyku tulumu yapsana...
-Neden?
-Franko'nun ömrünü uzatmak için başka çaremiz yok...
Her hafta Real Madrid efsanesine tapınan 120 bin İspanyol'un içine girdiği uyku tulumu başkent Madrid'de ki Bernabeu futbol stadıdır."
Kaynak
Çupi, İ. (27 Temmuz 1979. Bu Temelin Altında Spor Yok, Tercüman.)

4 Haziran 2010 Cuma

" Pazar'ın Ertesi" # 20

Dünya Kupası'na bir haftadan az kalmışken, ve biz yine dışardan bakacakken dünyanın futboluna, İtalya 90 hasretiyle kaleme alınmış bir İslam Çupi yazısı...
İtalyan olmak bağlanmış bir futbol ayakkabısının, çimende yuvarlanan bir topun arkasından açmış bir renkli dünyanın lisanslı vatandaşı rüştünü kazanmak demektir.

Dünyanın en kaliteli liginin göz gezdiricisi olan, Avrupa Kupaları'nın final gönderlerine kendi bayrağının fiyakalı Napolitenlerinden notalar şişiren, stat mimarisi ve tatmin duyguları yönünden ilkel bir dam altında değil saraya giren İtalyan, zevk piyangosunun toplarından hep büyük ikramiyeyi zıplatan insan olmuyor mu?..

Batı Alman vatandaşı kendi ülkesinin çeşitli kentlerinden kontak açarak İtalyan haritasının orasına burasına doksan dakikalık maç pikeleri yaparken, kendi ülkesinin yarattığı bir büyük Milli Takım'ın kramponlarına, formalarına onların içinden fışkıran insanların benzersiz top hünerlerine kul-köle olmuyor mu?.. Bu keyif hangi kasa servetiyle yer değiştirebilir?..

Brezilya sambası dört yılda bir dünya müzikhollerinde ortak dinlenen bir program oluyorsa, Arjantin ve Hollanda sahanın içinde kalsalar da, gitseler de bir top anıtının ülkesiz güzelliği ve kalıcılığı oluyorsa, o doğumlu haritaların insanları, dünya yuvarlağının her noktasını bir karınca gururu ve hamaratlığında niçin turlamasınlar?

Yıldızlar; yarım ekmek içine kokoreçten düşmüş bir dışkılar kalorisi...Statların dışında patlamış kanalizasyonların denizinde bir lağım yüzme yarışı... Minibüslerden, otobüslerden inen birbirine karşı şarj uygulayan hınçlı kalabalık... Ara sokaklardan ana caddelerin delik asfaltlarına dökülen, yüzü gözü susuzluktan çapaklarını ve kirini dökmemeiş bir görülmemiş maskeli balonun aşağı kat sınıfı...
Değişmeyen bir Kızıldereli "tamtam" gürültüsü ve futbolun romantizmini ayağa kalkmamacasına hançerleyen bir stat önü kan davası fuarı...

"Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik... Bu maçı, bu maçı almaya geldik."
Türkiye içinde sadece Türklerin birbirlerine tek ve futbol salladığı bir çimen rengi kurmuşuz...
Edirne'ye kadar birbirimize vurmak serbesttir beyler...

28 Haziran 1990 ("Edirne'ye Kadar Vurmak...", Milliyet)

17 Nisan 2010 Cumartesi

" Pazar'ın Ertesi" # 19

Değişmeyen gerçek üzerine İslam Baba'nın 60'lardan kalma yazısı...
Gece hayatı... Gece hayatı...

Hangi futbolcunun yaşama defterinin yapraklarını karıştırsak, içinden muhakkak bu illet unutulmuş bir eşya gibi gözlerimizin üstüne düşüyor. Bİr salgın nezle misali önce burunlara yapışıyor, sonra yavaş yavaş içerlere sızarak insanların tazeliğini kemiren birer kurt oluyor.

Nasihatın babacası veya sopalısı, tekdirin ağız veya elle söylenmiş şekli, tehdit ve kontrolun arabalısı veya arabasızı... Ne yapsanız nafile... Hazretleri gecenin nimetlerinden kurtarıp, bir türlü yalnız bir yatağa sokamıyorsunuz.

Bu neden böyle oluyor? Sorunun cevabı basittir. Çünkü futbolcu toplumdaki her şeyi çok kolay bulur. Parayı da ünü de, kadını da, çevredeki geçici içtenliği de... Eğer bir insan kendisini eğitmemişse, belli bir kültür aşaması yapmamışsa, kolay bulduğu şeyleri "Kar-Zarar" dengesini düşünmeksizin sarfetmeğe bakar. Bugün futbolcuları bu tip ters bir yaşantıya iten kolay bulunmuş, elde edilmiş şeleri tüketmek istemesinin tutkusudur.

Adamların hareket noktaları: "Bir gelir insan cihane..." kelimelerinin uzunluğu içindedir. Onları çekip alamazsınız  "Bir kere dünyaya gelmek" gibi iştah açıcı bir Doğu felsefesinden... Adam tüm tedbirlere, adam her çeşit katı yasaklara rağmen yine koşacaktır bu aldatıcı düzene. Bu aldatıcı düzenin nimetlerinden istifade ederken de kendisini tükettiğinin farkında olmayan bir "eksik zeka"nın propagandasını yapacaktır. Kendiliğini bilmeden, tükettiğini zannettiği şeylerin üstüne oturarak çevreye şişmiş bir kişilikle bakmaya devam edecektir. Bunu da galiba önlemeye imkan yok... Toplum emek değer ölçüsünü dikkate alıp, insan yükselişlerine birtakım mesafeler koymadıkça bu furya sürüp gidecektir. Toplum kesin sınır çizemedikçe, toplum bu 90 dakikalık kahramanların yarattıkları değerin karşılığında kendisinden ne almalıdır hesabını yapmadıkça, bu ters yaşamaya kararlı nesil, futbol yerine devamlı antrenörleri götürecektir.

9 Şubat 1966 ("Futbolcunun Gece Hayatı", Akşam) 

6 Şubat 2010 Cumartesi

" Pazar'ın Ertesi" # 18

"Balzac" göçüp gideli tam 9 sene oldu ama ardında yığınla ölümsüz şaheser bıraktı. Mekanı cennet olsun...
Ülkede devamlı yağmur yağarmış...

Hem de az buz yağmur değil, bardaktan boşanırcasına yağarmış. Yağmur böyle yağınca da insalar ürkek olurmuş, insanlar olayları yargılayamazlarmış, insanlar başlarını yukarı kaldırıp olan bitene bile bakamazlarmış.

Başkan bu tufana, bu kesilmeyen sağanağa dua edermiş. İnsanlar başlarını yukarı kaldırıp bakamıyorlar ya, insanlar çevrelerinde olup bitenleri yargılayamıyorlar ya, işleri dilediğince yönetiyormuş.

Tutmuş trafikçileri körlerden yapmış. Ülkede ne kadar diploma varsa yırtmış. Gerçek cübbelileri karar sandalyalarından indirip, yerine mübaşirleri atamış. Bankaların genel müdürlük masalarına cepçileri üşüştürmüş. Hakkın aranacağı yerlere sağırları oturtmuş. Hazine dairesine üç kağıtçıları, darphanelere azılı kalpazanları, yüksek yerlere hep sürüngenleri yerleştirmiş.

Kısaca hep yağmura güvenmüş, hep yağmurun yağacağına inanmış sayın başkan! İnsanların başlarını kaldıramayacaklarına, insanların hiçbir şeyi yargılamayacaklarına inanmış.

Ve bir gün yağmur kesilmiş! Etraf günlük güneşlik olmuş. Etraf günlük güneşlik olunca da, arkasından başka bir şey olmuş.

Tutup başkanı avanesi ile birlikte asmışlar.

16 Ekim 1968 (Yağmur Kesilince, Tercüman)

10 Aralık 2009 Perşembe

" Pazar'ın Ertesi" # 17

...
Bir sohbetimizde Derwall'in bana sunduğu salata tarifi değil, ideal antrenör tarifi şöyle:
"Galatasaray'da ben tecrübeyi, Mustafa ise cesareti temsil ediyor. Bir takım için en büyük talihsizlik, iki tecrübeli veya iki cesaretlinin yanyana çalışmasıdır."
Maçın son 20 dakikasında Kayseri mezarlığının üstüne sürülen Hasan denen buldozeri yaratan ihtimal Mustafa'nın cesaretidir.
...

17 Şubat 1986 (Galatasaray'da Kaybolan Taşralı)

PS: Mustafa Hoca'da tecrübelendi İslam Baba.

28 Ekim 2009 Çarşamba

" Pazar'ın Ertesi" # 16


Mağlubiyetin hüznü ve röportajın GsTv'nin yönlendirmesi altında yapılmasından ötürü bu seferlik görmezlikten geldim ben Surinamlı'nın açıklamalarını. Hala İslam Baba'dan okuduklarımla hatırlamak istiyorum "kadife ayakkabılı adamı".
Müzikle futbol arasında bir romantik duygu bağı kuranlar, dünya müziğinde "kadife ses" diye adlandırdıkları Nat King Cole'a karşılık, Frank Rijkaard'a da, " kadife ayakkabılı adam" derlerdi, stad arenalarında.
Son 20 yılın dünyadaki tereddütsüz en büyük orta saha oyuncusu olan, Ajax çıkışlı ve Ajax bitişli Frank Rijkaard, "total futbol" için gereken yeterli ve uyumlu fiziği dimağı, üstüne üstlük müthiş tekniği ile, ölümsüz ses Nat King Cole'a galat futbol aleminde, "kadife ayakkabılı adam" diye anılacaktı.
Geride kalan Çarşamba gecesi Viyana'da Hannapi Stadında Milan'ı yenerek Süper Kupayı Hollanda'ya götüren Ajax, dev oyuncusu Frank Rijkaard'a futbol yaşamı boyunca 22.nci şampiyonluğunu veriyor ve kendidisini "jübile ticareti"nin çok ötesinde, benzersiz bir şerefle, stadların içinden stadların dışına uğurluyordu.

***

Surinam'dan gelip Amsterdam'a yerleşen fakir bir ailenin çocuğu olan Frank Rijkaard, alt yapısından yetiştiği Ajax'ın kısa zamanda gözdelerinden biri olmuş, ama ünlü teknik direktör Cruyff'la girdiği "takım ve lider" konusundaki polemiğe yenik düşerek, satış listesine konmuştu.
Frank Rijkaard'ın Sporting Lizbon'la Protekiz ve Real Zaragıza ile İspanya denemesi, tam bir hayal kırıklığı yaratarak sonuçlanmış ve Surinamlı, "Hollanda dışındaki futbol denizlerinde seyrederken" sağlıklı rotalar tutamamış, yanlış fırtınalara ve anaforlara girerek, her keresinde kayalara çarpmıştır.
Bu içine kapanık, bu romantik bu topu çimene şiir dizeleri gibi dökmeye alışık ten rengi çikolata olan bu dev adam, "futbolunu kefene sarmaya hazırlandığı bir dönemde" yani 1988 yılında teknik direktör Rinus Michel'den bir "ulusal davet" alıyor ve ülkesinin forması ile Hollanda, Almanya'da Avrupa milletler kupası şampiyonu olurken, o da Frank Rijkaard olarak harikalar yaratıyordu, bu turnuvada...

***

Frank Rijkaard'ın futbolda bir "süper star" olarak yarışması, 1988 yılında transfer olduğu İtalyan Milan takımında 5 yıl, büyük başarılarla sürecek ve 1993'te noktalanacaktı.
Frank Rijkaard diğer iki Hollandalı takım arkadaşı Gullit ve Van Basten'le birlikte, Milan'a tarihinin en parlak dönemini yaşatırken, takımın başkanına teknik direktörüne tribünlerdeki büyük Milan taraftar yığınlarına hep aynı lafı söyletmiştir.
"Frank Rijkaard olmasa, ne Van Basten ne Gullit olurdu".
Dünyanın en zor eziyetli ve sert ligi İtalya'da, Frank Rijkaard 5 yıl bir "Hollanda tayı" gibi dolaştı.
1.86'ya varan boyu, müthiş esnek ve supleks vücudu, muhteşem tekniği ve tüm sahadakifutbolu algılayan beyni ile Frank Rijkaard, 5 yıl boyunca lideri ve kralı oldu Milan'ın...
Taktik önleme ve yaratmanın buluşcusu olan Frank Rijkaard, hem iki Hollandalı arkadaşını hem Milan'ı 5 yıl üst düzeyde oynatan gizli bir makina oldu, ofans ve defansın en zor görevlerinde bulundu, hem de Van Basten ve Gullit acılı İtalya liginde birer "İnsan hurdası" olurken, kendisi sakatlanmayı tanımayan bir zerafet içinde, İtalya çimlerinde dolaşmayı sürdürdü.
1993'te İtalyan futbolcuların kulislerinden bıkıp, çok küçük bir para ile doğduğu Ajax'a geri dönünce, çizmede büyük bir şey oldu.
Bunun adına "Milan efsanesinin çöküşü" diyorlardı,futbol eksperleri...
Çünkü Rijkaard, o sahalarda kazandığı deyimi ile, "kadife ayakkabılı adam" geride kalan Çarşamba gecesi Viyana'nın Hannapi stadında futbola veda ederken, ellerinin arasında Avrupa'nın en anlamı ve büyük kupasını taşıyordu, Ajax'la birlikte...
Hep böyle bırakmışlardır futbolu, dünyanın en büyükleri...

30 Mayıs 1996 (Rijkaard Diye Biri...)

20 Ağustos 2009 Perşembe

" Pazar'ın Ertesi" # 15

1945'lerde Ortaköy ihzariyesinde okurken, bir gün tuvalethanede elimdeki bir dergi ile Sabri Mahir Bey'e yakalanmıştım. Hatırlıyorum aramızda aynen şu konuşma geçmişti...
- Ne o elindeki?
- Dergi hocam...
- Ne dergisi?
- Sarı-Lacivert dergisi...
- Sen komünist misin?
- ??!!!
- Evet evet sen komünistsin. Çünkü Galatasaray limanında dolaşıyorsun, Fenerbahçe bandırası taşıyorsun. Bir tek Rus gemileri Boğaz'dan geçerken göndere Türk bayrağı çekmezler...

22 Aralık 1981 ( 500 Yıl ve Galatasaray Üzerine Düşünceler )

PS: İslam Çupi, Vefa Lisesi mezunudur ancak bir dönem Galatasaray Lisesi'nde okumuştur.

28 Haziran 2009 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 14

Ankara ekiplerinden Gençlerbirliği Thomas Doll, Ankaraspor Jurgen Röber'e direksiyonu teslim ederken, Fenerbahçe ise Christoph Daum'a emanet etti bir kez daha çubukluyu bu sezon için. 80'li yılların sonu ile 90'lı yılların ortasına dek süren ligimizin Alamancı sevdası birkez daha depreşince İslam Baba'dan konuya ilişkin destek alma ihtiyacı duydum...
Özellikle son 8-9 yılda üç büyüklerin teknik direktörlük konusunda, sürdürmeye başladıkları "Alamancı sevda", Gobi Çölü'nde balina pisini inşa etmek gibi anlamsız geliyor bana...
Akdeniz kuşağındaki bir ülkenin geek coğrafik, gerek anatomik tüm gerçkelerini pantolon askısı edip ve de tüm değişik yaşam renklerini anlamsızca matlaştırarak, üç büyüklerin futbol geleceklerini Alman ekolü gibi, hiç yaratıcılığı ve kişi teşebbüsü olmayan bir Kuzey Avrupa mumyasının içine kilitlemesi hangi araştırmanın, hangii yanlış mumları yanmış kafaların mahsülüdür acaba?..
Bugün gerek ekonomi, gerekse futbolda sanayi toplumu ötesi bir ailenin duvarlarını zorlayan büyük devletlerin futbol topuna ALman teknik direkötr sarığı sarmamak konusunda gösterdiği yasakçılığı bir tarafa bırakınız, kendini evrensel reklamlamak için bu oyuu seçen her yönden, çok geri kalmış dünya ülkeleri bile, Hans Amca'nın eşofman patronluğunu reddetmektedir ısrarla...
Çeşit etiketleri hangi renkte olursa olsun, dünyadaki tüm ülkeler futbolda teknik direktör konjonktürünü, "içinde Alman'ı olmayan meslek" titizliği içinde turarken, Türkiye'de son yıllarda iyiyce tutuşan bu sevginin, hangi oduncu ardiyesinden kaynaklandığını anlamak zordur.
Dünyanın hiç itibar etmediği bir teknik direktör seçimine, son yıllarda üç büyüklerin adeta "kara sevda" derecesinde bir kopmaz iletişimle bağlanmasıi Türk beyinlerinin "ya ıkınırken,ya kaçarken" çalışmaya başladığını belgelemektedir.
Alman futbol tarihi bir yana, Alman teknik direktör almanağı, eski flşalar dikkate alındığında, öyle dünyanın dört göüznü şiddetle açıp ibretle bakacağı, bir hocalar galaksisi değildir...
1950'den bu ana kadar olan zaman parçasının iplerini çekerseniz, Amann teknik direktör podyumuna sahneye giriş sırasına göre; 5 ölümsüz isim sıralanır ancak...
Sepp Herberger, Helmuth Schön, Udo Lattek, Demar Cramer ve Franz Beckenbauer...
...
Futbol temel eğitimin emredici kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalan "futbolcu ilim ve uygulama" konusundada milim taviz vermeyen Alman teknik direktör, ruhsal ve psikolojik görüş kısırlığı yüzünden bu mesleği, diğer ülkelerde ulaşılmış "insan-antrenör" boyutlarında yapamamaktadır kesinlikle...
Alman teknik direktör için futbolcu, insan değil, makinedir sadece...
Alman teknik direktör sevecen değildir, Alman teknik direktör çok konuşan, renkli konuşan, ölçülü espri kalabalığına sahip bir ağız ve dimağ taşımamaktadır.
...
Futbol, teknik direktörü oyuncusu masörü, dokoru, yöneticileri ve taraftarı ile çok geniş ve problemleri ziyade olan kalabalığı fazla bir ailedir.
Alman bu geniş aile içinde sadece çalışılsın ister, sadece başarılsın ister...
Alman teknik direktörler bu geniş aile yelpaze diliminde, bireylerin ayrıntıları ve problemleri ile hiç uğraşmaz, onlarla birlikte öüşterek çareler ve çıkış yolları için beyin paralamazi insana insani yaklaşımlar uzatmayı tümüyle reddedip, bu aileye bir tek otomatik mesj yollar sadece...
"Ben bir makineyim.Siz de öyle olun..."
...
Bir Alman teknik direktöürün Türkiye'ye gelip Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray'ı şampiyon yapması başarı değildir.
Takım, yönetici ve taraftar şartları hazır olduğunda Beşiktaş,Galatasaray ve Fenerbahçe Türkiye şampiyonu olur zaten...
Alman teknik direktörle de olur, yerlisi ile de...
Hatta futbolu bilen, bu oyunun liyezonlarını iyi belleyip gerekli yerlere bağlayabilen taraftarla da şampiyon olur.
Öteye taşınabilir mi, Türk futbolunu ve takımlarımızı Alman teknik direktörler? Yani Avrupa finallerine...
Hİç sanmam...
Nedeni şu...
1984-94 dönemi içinde yani 10 yıllık sürede, Avrupa kupalarında tam otuz final oynanmış.
Bu finallerin sadece birisnini 1992 yılında Monaco'yu 2-0 yenen Werder bremen kazanmış, öteki 29 final Alman takımları için ıska...
Alman teknik direktörler için ynaıp tutuşan Türkiye'deki aşıklara duyurulur...
Alman teknik direktörün bu konuda saçı olsa, önce kendi topuna sürer.

21 Mayıs 1994 (Alman Hocanın Anatomisi)


PS: Konuya Fenerbahçe açısından bakınca, başkanın kongredeki beyanatlarından da anlaşılacağı üzere önümüzdeki 3 sene Avrupa ile ilgili bir beklenti veya vaat yok. Alman hocanın takımın başında olma sebebi ülke sınırları içinde kazanılması muhtemel şampiyonluklar ve benim şahsi fikrim lokal rekabetin uzun vadede uluslararası başarının yolunu açacağı yönünde...

PS2: Yazının başında gururla refere ettiğim üzere makale rahmetli İslam Çupi'ye ait. Konuya ilişkin araştırma yaparken Faruk Dinçer imzalı, "Yerli Teknik Direktörlere Sahip Çıkalım!.." adında bir köşe yazısına denk geldim. Spor ya da siyaset, konu her ne olursa olsun İslam Çupi'nin kaleminden etkilenmek kabulüm ancak birebir aynı cümleleri kullanıp altına kendi imzanı atmanın karşılığı hangi sıfata denk gelir varın sizler karar verin...

17 Ocak 2009 Cumartesi

" Pazar'ın Ertesi" # 12



Bu bir FENERBAHÇE destanıdır.


Bu 4-3'luk kupa destanını gören yaşı yırmılık FENERBAHÇE taraftari, bir 30 yil, Galatasaray-FENERBAHCE rekabeti soz konusu oldugunda hep bu maci anlatacaktir, boburlenerek Fenerliligini hopurdeterek.

Ve FENERBAHCEli su destan maca soyle bir kabadayilik asacaktir. "Biz onlara ilk yarida 3 gol avans verip, Galatasaray'i kupada pacavra ettik."
Ne muthis ne uyunamaz bir kabus ilk devresi idi; FENERBAHCE icin.Baldirina cok iri bir bandaj gecirmis bir Oguz mac baslamadan once cimene pek nazli koydugu sol ayagi ile FENERBAHCE icin sakatliktan sonra gelen bir mutluluk mudu, yoksa hic cozulmeyecek bir bilmece miydi?
FENERBAHCE'nin mevsim basindan beri bir turlu klas ve emek disiplinine sokamadigi geri dortlu, Prekazi gibi umulmadik uzak goller vuran, Ugur gibi cok ters gol kontrataklari cikartan, Tanju gibi onsekiz disi ve ici hareketlerde esrarengiz file senaryolari yazan rakipler karsisinda, ne kadar basarili bir defans grafigi cizeceklerdi?
Mac basladiktan sonra goruldu ki, Oguz'un sol ayagi Tanri'dan kendisine verilmis bir sol ayak degil, sonradan takilmis bir tahta bacakti, sanki.En basit top kontrolunu yapamiyor, o sihirli ve rahat driplinglerine kisilik koyamiyor, oyunun Galatasaray orta sahasina dogru kacisini caresiz gozlerle seyrediyordu.Oguz kaybolmustu, arkasindan FENERBAHCE kaybedecekti belki de.Cunku alabora olan FENERBAHCE orta saha gemisinden sonra bu alanin gerisinde titrek bir filika gibi oynayan geri dortlu, giderek kabaran ve hasinlesen Galatasaray denizinin ustunde fazla canli olarak
kalamayacakti.Mac iri bir orkinos agi gibi oruluyordu, FENERBAHCE'nin ustune. Cok iyi oynamaya basladigi zamanlar, eksantrik goruntulerle Galatasaray defansinin onleyemedigi gol pozisyonlari buldugu zamanlar, Deda'nin donmus dudugune teknik tavirlar koydugu zamanlar.
Ne oldu biliyor musunuz?
FENERBAHCE, Galatasaray'dan 3 gol yedi.Biri acemi savunma hareketli Ergin'in penaltisindan, ikincisi rakibe sunulmus ters bir kafa vurusundan, ucuncusu yan hakeme gore nizami TV yayinina gore ofsayt kritik bir hareketten.
FENERBAHCE ile alay ediyordu; Galatasaray kale direkleri. 3-0 yenik bir FENERBAHCE'nin Hasan'in ayagindan cikan volesi bile Galatasaray'in yan odunlarindan birisine vuruyordu.
Ne vardi 3-0'dan sonra Galatasaray galerisinde? Tribunlerin hepsinde, vatandas tribununde basin ve seref tribunlerinde ciklet yerine FENERBAHCE'yi cigneyen alayli sapursupurlar ve rakibini kucumseyen dudak valsleri.
Avrupa kupasinda final hayali gorurken, kendi hayatini olduren, Turkiye Ligi'nde ise bu yil hic dogmamis Mustafa Denizli'nin ortalara cikip piste dikilip, kupanin hic olmazsa yerlisinde yeni bir final hayati aramasi ve bu hayati yakaladigina inanmasi, o kadar dogaldi ki.Fakat o Galata kulesi dibi eski Yahudi kilikli eskiciye benzeyen, her mactan once guya Galatasaray'i isitan hamamci gorevini ustlenen o Alman kondisyoner pandomimcisi devre biterken , hangi top ilim ve irfanina siginarak eli ile FENERBAHCE tribunlerine "Bes... Bes..." isareti yapiyordu.


O eli FENERBAHCE lavabona sokar sonra.


Bitmemis bir macin, en tehlikeli yani "guven"in dozudur.Mustafa Denizli ve takimi macin ikinci yarisina maci kazanmis ekip guveni icinde cikarken, kendi timinin bunyesine 5 yer degisikligi ile baska bir nefs ve hirs sokan Veselinovic'in Fener ihtarini, ne Galatasaray, ne de Mustafa Denizli ciddiye aldi.
Herhalde kazandigini dusunen bir takim, kaybetmeyi dusunmeyen bir ekiple yarisirken, ne onun kadar inancli, ne onun kadar yirtici, ne onun kadar hirsli, ne onun kadar onurlu olabilir.Bir metafizik gol atan Aykut kaybetmeyi dusunmuyordu. Ikinci devre boyunca Galatasaray yari sahasinda seytanin bolerosundan figurler yapan Ridvan kaybetmeyi dusunmuyordu. Galatasaray yari sahasinin sol tarafina hangi sari-kirmizi futbolcu gelmisse onlari ayaklarindan puskurttugu eterle bayiltan Hakan kaybetmeyi dusunmuyordu.Hele hele 90 dakikanin her dakikasinda, sahanin her yerinde Galatasaray
takimi ile tek adammis gibisine mucadele eden, 3 muhtesem gol atan ve simdilerde "Turkiye'nin en iyi santrforu" fetfasini cikartan Hasan, kaybetmeyi hic mi hic dusunmuyordu.
Bu mac basit bir mac degil, FENERBAHCE icin bir tarih macidir.
Belki Fenerli bir sair, ileride bu macin ustune soyle bir misra dusecektir:


FENERBAHÇE YENİLMEZ... BU FORMA İLE FAZLA DALGA GEÇİLMEZ!


4 Mayis 1989 (Fenerbahçe Yenilmez)

1 Eylül 2008 Pazartesi

" Pazar'ın Ertesi" # 11


İbrahim Kutluay, Fenerbahçe'den Efes Pilsen'e kiralandı. İbrahim Kutluay, iki yıldan beri eskilerin deyimiyle Fenerbahçe'de kerhen oynuyordu zaten... Fenerbahçe'den Efes Pilsen'e gömlek değiştirirken İbrahim Kutluay bana göre inandırıcılıktan çok uzak olan sözler söylüyor. "Benim Fenerbahçeliliğimi kimse elimden alamaz. Ben yine eski takımımın maçlarına gideceğim. Onları alkışlayıp, destekleyeceğim. Ama basketbolda büyük hedeflere varmak için Efes Pilsen'e geçmek zorunda idim. Avrupa'da daha büyük noktaları kovalamak, basketbolda Kabe olan NBA'ye uzanmak için Efes Pilsen bulabileceğim en kuvvetli sıçrama trampleni idi, benim için..." İbrahim Kutluay'ın bu gerekçesi bana göre bir büyük kulübü değiştirmek için tutarlı bir gerekçe değil. İbrahim Kutluay, basketbolda sayı krallığına Fenerbahçe formasıyla ulaştı. Avrupa sayı krallığı gibi bir basketbolcu için limit başarıyı sağlarken, İbrahim Kutluay'ın üstünde yine çok çok şerefli ve işgörür Fenerbahçe forması vardı. İbrahim Kutluay yeni dünya serüvenine girer ve NBA için sınanırken, onu herkes Fenerbahçeli İbrahim Kutluay olarak tanıdı ve öyle benimsedi. Şimdi Efes Pilsen'de yeni ve erişemediği hedefleri olarak Fenerbahçe'deki hedeflerini gösterip, tekrarlamayı marifet sayıyorsa, o zaman basketbol camiası bir eskiyi takdim ediyor, beynelminel pota alemine... İbrahim Kutluay, Fenerbahçe'den Efes Pilsen'e hiç inandırıcı bulmadığım hedef tazeleme yerine, alacağı üç dolar fazlalık için geçmişse tarihinin en büyük gaflarından birisini işlemiş demektir. Çünkü Fenerbahçe alt yapısından yetişmiş bu basketbolcu o formayı, o ambiansı, o forsu, o camia ve seyirci çılgınlığını bırakıp, başka bir yere transfer olursa, sudan çıkmış bir balık gibi olur. İbrahim Kutluay, diğer bir alanın şöhreti olan kız arkadaşının mali beklentilerine cevap vermek için bu transferi zaruri görmüşse, o zaman maddi bir aşkı Fenerbahçe'nin evrensel sevgisinden daha üstün tuttuğu için eskilerin lanetlerini üstüne almış demektir. 50 yıl önce Fenerbahçe'yi futbolda bir dokuma tezgahına Adalet'e satan Samim Var, yıllarca Fenerbahçe'nin Kalamış Tesisleri'ndeki yeşil ve maviye hasret kalmış, ölümüne çok yakın kala Erol Simavi'nin delaletiyle giderayak Fenerbahçe'ye üye kaydedilmiştir. Fenerbahçe'nin aynı dönemdeki iki top şairi Halil Özyazıcı ve Mehmet Ali Has, yine transferde Adalet rüyası gördükleri için Kalamış Tesisleri'ne hasret yaşamış ve kimliklerinde Fenerbahçe'siz ölüp gitmişlerdi. Dönemin en büyük santrafı Naci Erdem, bugün Suadiye'de oturmasına rağmen, Kalamış Tesisleri'ne gelip, bir bira içememektedir. Suç Fenerbahçe'den dışlandıktan sonra gidip, bir yıl Galatasaray'da oynamak... İbrahim Kutluay, Fenerbahçe'nin ne olduğunu basketbol formasını sırtından çıkarıp, topu becerili ellerinden uzakta tuttuğu zaman anlayacak. "Artık çok geç, fon müziğinin eşliğinde..."


17 Ağustos 1999 (Fenerbahçe ve Kutluay)

27 Temmuz 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 10



Sevgili Aziz Yıldırım kardeşim, Fenerbahçe'nin sosyal yönünü her tarafı ile ihya etti. Samandıra ve Kayışdağ tesislerinden başla Fenerbahçe burnuna gel, oradan Şükrü Saracoğlu stadına var, her taraf bir anıt ve eser birikimi... Bunların hepsi çalışkanını ve iyi niyetlisini bulursan üç yıla sığar, arsızını ve uğursuzunu bulursan 33 yıl yapılamayacak şeyler faslına girer... Aziz Yıldırım son başkan heykeli Fenerbahçe'nin şimdilik...
Tesiste ve sosyal yaşamda Fenerbahçe'ye bu kadar parlak ve gururlu günler yaşatan sevgili Aziz Yıldırım, iktidarının üçüncü yılında çok istemesine ve her yıl cebinden milyonlarca doları akıtmasına rağmen, Fenerbahçe takımını Türkiye ligi şampiyonu yapamadı.
Ben bir Fenerbahçeli olarak başkandan daha talihsizim. Benim de şampiyonluk görmeyişimle birlikte Fenerbahçe'yi saha içinde görmeyişim altıncı yılına bastı. Altı yıl önce fazla sigara severliğim şah damarlarımın ikisini birden tıkadı, beyine kan gitmeyince felç oldum. Aralıklarla olay tekrarlayınca bende önemli derecede bir yürüme noksanlığı meydana geldi. Gazeteye arabayla gidip gelmemin dışında, başka hiçbir yere adımlarım beni götürmüyor. Konuşma sıkıntım ve sağ elimi tam kullanamamam hastalığın tuzu biberi...
Ben Aralık 21'inde 68 yaşımı bitirip altmış dokuzuma basacağım. Ben 1940 yılından beri Fenerbahçe'yi seyrediyorum. Cihat Arman, Esat Kaner, Melih Kotanca, Fikret Kırcan ilk sevgililerimdi. Şimdi Rüştü Rençber, Mustafa Doğan, Ogün Temizkanoğlu ve Uche gibi son sevgililerimi altı yıldır seyredemiyorum sahada... Ezeli ve ebedi rakibimin Avrupa'da gurur verici sonuçları beni hiç ilgilendirmiyor. Ben Fenerbahçe'nin o ezeli ve ebedi rakibinin Türkiye'de 1930'dan 1948'e kadar şampiyon olamadığı dönemi anımsıyor, İnönü stadında taraftarının iki direk arasına sığdığı günleri biliyorum. Fenerbahçe takımı bana her yıl şampiyonluk verdiği dönemde sevgilimdi, iki veya üç yılda bir şampiyonluk verdiği dönemde sevgilimdi. 60 yaşından sonra şampiyon olamayışı altı yıla çıksa da Fenerbahçe yine değişmez sevgilimdir. Beni bu uzun dönem sevgili değiştirmeye götürmez, sadece hırslandırır. Fenerbahçe taraftarı da hırslansın ve bu yıl varacağımız hedefi Türkiye'nin görmediği şekilde bir fiestaya boyasın, boyayalım.
Ligin 8. haftasında Fenerbahçe tarafların ve tarafsızın beğenmediği bir futbolla zirvenin tek puan aşağısında ise ya futbol oynamaya başlarsa nereye gelir, düşünsenize.. Mustafa Denizli'nin şu andaki teknik direktörlüğü sadece tertibi, sistemi ve oyun rahatlığını yerleştiriyor Fenerbahçe'de...
Mustafa Denizli'nin teknik direktörlükteki kreasyonları Fenerbahçe'de defile başlamadığı için sahneye henüz çıkmadı. Mustafa Denizli'nin futboldaki inandığı ve bağlandığı hurafeler ligin o sahici haftaları başlamadığı için gündeme gelmedi. Şimdilik Denizli'nin kerametlerinden biri 1999 yılından beri üst üste üç maç kazanamayan Fenerbahçe'ye o madalyonu takması...
Mustafa Denizli her yönüyle Fenerbahçe'de ortaya çıkmadı daha. Bekleyin sarı - lacivertli askerler, tezkereye az kaldı.

17 Ekim 2000 (Fenerbahçe ve Mustafa Denizli)

10 Haziran 2008 Salı

" Pazar'ın Ertesi" # 9


Adı Sergen Yalçın. Mesleği profesyonel futbolculuk. Oynadığı kulüp Fenerbahçe, kendisini vitrine koyduğu diğer forma Türk Milli Takımı. Meşin yuvarlak sanatında Türkiye'nin doruk noktalarında olan Sergen Yalçın, bu mesleğe başladığı günden 28 yaşını sürdürdüğü bugüne kadar, futbolun içinde olması gereken kolektif şuur ve mecburiyete, yardımlaşmaya, birlikte savunma yapma hücum etme ilkelerine sırt çevirmiş şekilde tek başına ve kafasının dikine yaşamaya devam ediyor.
Adam bilimsel futbolun, çağa uyan meşin yuvarlak gidişinin düşmanı. Ne antrenman seviyor, ne idmanda kafasının vücudunun antrenör tarafından eğilip bükülmesini... Futbol sahasında Sergen sanki tek başına... Etrafta kendisini çekip çevirecek tek kişiyi istemiyor. Onun için kendi, futbol topu ve saha var. Herşeyi bir başına yapacak. Kendine, futbol topuna, futbol teorilerine, idmana, sisteme, taktiğe kendi hükmedecek hep... Bunlar konusunda etrafında kimse bulunmayacak. Kendi vücuduna istediği gibi hükmedecek, futbol topu idmanda onun istediği kadar zıplayacak, idman şeklini ve vaktini kolundan çıkarmadığı kendi saati belirleyecek.
Gordon Milne ile böyleydi, Daum ile böyleydi, Rasim Kara ile böyleydi, Beşiktaş başedemedi sattı. İstanbulspor aldı, yine aynı terane... Teknik Direktör Saffet Susiç değil, Sergen'in kendisi idi. İstanbulspor da devamlı yuvası olmadı. Jet - Pa'ya satıldı ve Fenerbahçe kiraladı. Fenerbahçe taraftarı yapısı bakımından Türkiye'nin en hassas, en ayrıcalıklı kalabalığı idi. Yıldız futbolcuyu çok sever, ama bu sevişte onun da bir sabır kökü vardı. Taraftar geçen yıl Sergen'i bu sabır köküne duyduğu sevgi yüzünden müsamahalı ve biraz buruk olarak seyretti. Çünkü Fenerbahçeli tribünler yıldız futbolcunun her maç anormal şeyler yapan bir yıldızlık seyir defterinin olmasını beklerdi.
Diğer kulüp ve takımları bilmem ama, Fenerbahçe'de o payeye ulaşan futbolcular tek başına maç kurtaracak özelliklerinin yanında kişiliklerini Fenerbahçe'nin üstünde tutmayacak bir seyirde yüzdürürlerdi kendilerini... Alaaddin, Zeki Rıza ve Bekir beyler böyleydi. Büyük ve küçük Fikret, Fenerbahçe'nin bir dönemde sembolu oldular sebep futbolculuklarından öte insanlıklarıydı. Lefter topu öperken ki resminde futbolculuğuna ve Fenerbahçeliliğine dua ettiği için ordinaryüstü. Cemil leblebi gibi golleri atarken, Teknik Direktör Didi'ye gösterdiği sevgi ve saygıdan tek bir gün kaybetmediği için Fenerbahçe fenomeni olmuştur. Taraftar bunları baştacı edip Sergen'i yuhalarken bir sebebi olması lazım. Onun Fener fenomenliğini kabul etmiyordu taraftar...
Sergen, Türkiye'nin TV'lerinde Fenerbahçe'de kadro dışı kalışının sorularına önce boş gözlerle bakıyor, sonra kendine göre cevaplar vermeye çalışıyor. Şimdi kaybettiklerinin farkında bile değil. Üstünden zaman geçsin kaçan balığın ve talihin ne kadar kocaman olduğunu görecek ve o zaman yaptığına binlerce kez pişman olacak.

14 Aralık 1999
( Sergen diye biri )

1 Haziran 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 8

Transfer ve transfer ücretleri, profesyonellik kabul edildiği günden beri, Türkiye'deki kulüplerin en büyük derdi olarak dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak, hem de rakamların milyondan başlayarak katrilyonlara varan boyutu ile... Buna eskilerde temmuz derdi diyorlardı, şimdi sekiz aya yayıldı. 1957 yılında 57 bin 500 lira ile Galatasaray'dan Karagümrük'e geçen Kadri Aytaç transferin ilk büyük flaşı olmuş, alaydan hukukçu olan Karagümrük umumi kaptanı Fahri Somer'le mektepten hukukçu olan Galatasaray genel sekreteri Necdet Çobanlı arasında dava konusu olmuş ve savaşı Karagümrük kazanmıştı. 1959 yılında mukavelesi biten Lefter yeni sözleşme için Fenerbahçe'den 80 bin lira alırken yer yerinden oynamıştır. Aynı Lefter 1951 yılında İtalyan Fiorentina ile yaptığı mukavelede döviz itibarı ile 2.5 milyon Türk lirası almıştı ki, o para ile o vakit Lefter doğup büyüdüğü Büyükada'nın yarısını alırdı. Bu tarihlerine göre kocaman rekorlar olan, yüzbinler ve milyon tutarındaki transferler zaman ilerledikçe irileşmişler ve günümüzde en bıktırıcı pazarlık olarak futbolcuyla kulüplerin önüne geçmişlerdir. Artık 1950'lerde yüzbinler ve 2.5 milyon lira ile şekillenen transferler milyonların üstünden geçmiş, milyarları da aşarak trilyon sınırına dayanmıştır. Bu yıl trilyon sınırının üstüne çıkan futbol değeri ne kadar yüksek olursa olsun tüm oyuncuları Galatasaray, Fenerbahce ve Beşiktaş satış listesine koyarak kendi bünyelerinde kendi elemaları ile bir restleşme pokerine oturmuştur. Rakamların üstüne bu yıl başlamak üzere önemli ölçüde vergi binmektedir. Düne kadar yüzde 15 stopaj olan vergilendirme bu yıl yüzde 40'a yükseltilmiştir. Bu vergi tablosunda diğer mesleklerden alınan vergiler yüzde 20'yi geçmezken profesyonel futbolcuların yüzde 40'ı oldukça fahiş bir tutardır. Kulüpler bu konuda maliye bakanlığından indirim için müracaatta bulunmuşlardır. Maliye Bakanlığı bu konuda anlayış gösterir veya göstermez o hükümet işidir. Fakat vergi inse bile alıp başını gitmiş transfer ücretleri kulüplerin istikbali için başa bela olmaya devam edecektir. Kalkınmış sekiz ülkeden biri olan İtalya'da Vatikan 40 milyon dolara Lazio'dan İnter'e transfer olan Vieri'nin haberlerinin abartılı şekilde verilmesine karşı çıkmıştır basında. Büyük kulüpler transfer ücretlerini donduracaklar ve ücretlerin makule gelişinde elebaşlığa soyunacaklar veya futbol federasyonu olaya müdahale edip satışa çıkarılan futbolcuları çeşitli kıstas ve değerlendirmelere tabii tutarak satış fiyatlarını belirliyecektir. Kulüpleri transferden kurtaracak tek yol geliştirilecek, organize edilecek alt yapılar ve futbol okullarıdır. Orada verimli bir eğitimle pekala A takıma düz ve markajda sadık elamanlar yetiştirilir çok süper bir iki forvet adamı için Türkiye ve Avrupa'da transfer olayına çıkılır. Yoksa her yıl takımı transfer yoluyla yenilemek futbol adına işlenen en büyük cinayetlerden biri olur.

15 Haziran 1999 (Temmuz Derdi)

26 Mayıs 2008 Pazartesi

" Pazar'ın Ertesi" # 7


Futbolda Galatasaray sayesinde bir titredik, hem ülke olarak kendimize geldik, hem UEFA Kupası'nı müzemize getirdik. Kırk gün kırk gece düğün yaptık, Türkiye'nin büyük şehirlerinde kupa şöleni düzenledik. Türkiye, UEFA Kupası'nı artık mazi olarak elinin tersi ile itmeli, elinin düzü ile istikbale bakmalı ve neler yapacağını planlamalıdır. Haziran'da Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri var ve bizim takım lök gibi orada. Ben futbol yazarlığım boyunca aynı kaptan su içtiğim ve bundan son derece kıvanç duyduğum Turgay Şeren'in "Galatasaray devlet tarafından daha fazla ödüllendirilmeli" fikrine ilk defa itiraz ediyor ve kalemimi ittifakla bu öneriye uzatamıyorum. Ülkelerin rejimi ne olursa olsun hiçbir devlet sporcu üretimi için her türlü alt yapıyı kurar ve para yatırımı yapar ama, tanımı ayakta kendi kendine kalma olan profesyonelliğe para yardımı yapmaz. Yaparsa bu yardım diğer profesyonel takımlara yapılmış haksız bir rekabet olur. Devlet herkese adil olmalıdır. Bu kupayı kazanmaya kadar gereken ödülleri zaten UEFA veriyor. Her maç geçişinde ayrı para, TV'den pay... Finale gelinceye kadar UEFA'nın pamuk elleri hep cebe girdi. Finali kazanınca ekstra prim ve izleyici fazlalaştığı için TV'den ekstra gelir. 15 milyon dolarlık bir ödül UEFA'dan, 10 milyon dolar devletten. Bir UEFA Kupası'nın ödülü 25 milyon dolar. Galatasaray bu paraya razı olmalı ve elini devletin kesesinden çekmelidir artık. Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü kendi mazisindeki solculuğunu hatırlamalı, meclisteki birkaç futbolsever ya da Galatasaraysever milletvekiline bakarak ödülün çoğaltılması için izin vermemeli ve Galatasaray'ın devlet hakkı on milyon dolarla sınırlandırılmalıdır. Asker ve polis şehit ailelerine can karşılığı çok sınırlı para verilirken, enflasyonun düşürülmesi uğruna işçi, memur ve emeklilere sınırlı zam yapılır ve onlar süründürülürken, ülkedeki tarım ve zaruri sübvansiyon bile kaldırılmışken Galatasaray'a on milyon doların dışında kanunla yeni paralar vermek bu ülkeye uygun bir davranış olmaz. Milli takıma para priminden sonra verilen cip primi için kıyametler koparan Türkiye, Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy'a "Bu otomobillerin parasını nereden buldun" diye hesap soran Türkiye, ekonomik durumuna ve vatandaşın milli gelir içindeki konumuna bakıp Galatasaray talebine meclisce red kararı vermelidir. Turgay Şeren'in aşağı yukarı bir yıldan beri Faruk Süren ve ekibinin Galatasaray kulübünü icraatı ile bir mali felakete sürüklediğini yazıp duruyor. Son hükümet teklifi ile Galatasaray'ı mı kurtaracak, yoksa Faruk Süren ve ekibini mi?


23 Mayıs 2000 ( Devlet profesyonele yardım yapmaz )
PS:Salı günlerini iple çekerdim "Pazar'ın Ertesi" ni okumak için.Blog yazmaya başladıktan sonra tanımayanlar tanısın,bilenler hatırlasın diye İslam Çupi'nin köşe yazılarından o hafta seçtiğimi Pazar günleri yazmaya başladım ancak henüz yedinci haftada 1 gün rötar yaptım...

18 Mayıs 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 6




Mustafa Denizli teknik direktör olarak Milli Takım'ı 77 yılda ilk defa Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde son sekize sokan futbol dahisi oldu. 77 yılda gerek Türk antrenörü ve teknik direktörleri, yabancı futbol adamları böyle bir payenin kıyı ve köşesine uğramamışlarsa, o zaman Mustafa Denizli'nin başarısı daha güzel anlaşılır. Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir ülkemiz için... Galatasaray'ın UEFA Kupası şampiyonluğu ile, Milli Takım'ın Avrupa Futbol Şampiyonası'nda son sekize kalışı futbolumuzun ulaştığı devamlı bir standart mıdır, yoksa Fatih Terim ile Mustafa Denizli'nin şahsi top kişiliklerinden doğma bir başarı mıdır ? Avrupa'da 1945 - 55 yılları arasında harikalar yaratan, her maçı rakip için komediye çeviren bir Macaristan, bir Avusturya, bir İsveç, bir Çekoslavakya oyun sahalarından silinip gitmişler. Bir İngiltere, bir Almanya son Avrupa Futbol Şampiyonası'nın elemelerinde boğulmuşlar. Avrupa'nın finale kalan ve kalmayan bütün ülkeleri bana göre futbol oyununda en zayıf ve cılız görüntüleri sunuyorlar top dünyasına... Türkiye bu hay - huy arasında ülkesinin tüm sahalarını çimlemekten öte, futbolda çok köklü bir planlama yapmadan alt ve üst yapıda ciddi bir ıslahat geçirmeden, Fatih Terim'in yönettiği Galatasaray'la UEFA şampiyonluğuna ulaşıyor, Mustafa Denizli'nin yönettiği Milli Takım ise Avrupa Milli Takımlar Şampiyonası'nda son sekize oturuyor. Türk kulüp takımları ve milli ekip bu payeleri derece derece yükselerek sağlamadıkları ve bu başarıları aniden aldığına göre bu artıları Galatasaray ve Türkiye'nin futbol kökleri yerine, iki müstesna futbol teknik direktörleri Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin karizmatik kişiliklerinde aramak daha doğru bir teşhis olacak. Daha kestirme bir ifade ile Türk futbolu kulüp ve milli takımlar bazında bu derecelere alacak toplu bir potansiyelde değildir ama, buraya iki müstesna futbol işçisi Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin kerametleri ile gelmişlerdir. Bizim ekip turnuvaların dereceli takımı olsaydı, Alpay kendisini oyun dışı bırakan o yumruğu atmaz, mahalle maçlarında bile o atışı yapmayan Arif, penaltıya bu derece istekli talip olmazdı. Avrupa ülkeleri futbolda en uç geriliğe varmışken, Avrupa ülkelerinde futbolun asli sahipleri beyazlar yerlerini ikinci ve üçüncü sınıf yurttaşlar olan siyahlara bırakmışlarken, Türkiye'de futbola seyirci olarak sevdalı milyonlarla beraber ben de, Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin sağladığı başarıları değişik isimlerin yeniden egale etmeleri en büyük dileğimdir. Ama bunların gerçekleşmemesi halinde kerameti Türk futbolu yerine, Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin isimleri etrafında dolaşan karizmalarına vereceğim. Galatasaray'dan ayrıldıktan sonra arkasından söylenmedik laf bırakılmayan Fatih Terim'in büyük boşluğunu Sarı - Kırmızılı kulüp Rumen Lucescu ile, futbol tarihinin en zayıf federasyonlarından biri olan Haluk Ulusoy ekibi Mustafa Denizli'nin yokluğunu hangi isimle dolduracak. Bekleyin Türkiye, hep birlikte görelim.
13 Haziran 2000 (Şampiyona ve Türkiye)

11 Mayıs 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 5


Tuvalete bile araba ile giden, bir tane ile yetinmeyip altlarında son model otomobille bir de cip bulunduran günümüz futbolcuları milim yerlere bile ayaklarını yerden kesen araçlarla giderken, 1945 yıllarında İstanbul'da en şöhretli futbolcunun altında araba yoktu. Beşiktaş'ın efsane kaptanı Hakkı Yeten Halıcıoğlu'ndan Topkapı'ya kadar yayan yürür, ordan şeref stadına maça veya idmana tramvaya binerek giderdi. Lefter, Büyükada'dan Kadıköy'e vapurla iner, oradan Fenerbahçe stadında tramvay ile ulaşırdı. Selahattin Torkal Cihangir'den Karaköy'e tramvayla iner oradan vapur ve tramvay karışımı iki vesaitle idmana gelirdi. Mehmet Ali Has, Yeniköy'den bir vapurla Sirkeci'ye geçer oradan bir yenisi ile Kadıköy'e ulaşırken, tramvaya biner Fenerbahçe stadındaki idman ve maçlara gelirdi. Şimdiki futbolcuların sadece primleri milyarı bulurken, maaşlar ve transfer ücretleri tavana vururken, o zamanki en kabadayı para ayda 125 lirayı geçmez, primler de büyük maçlar için 25 veya 50 liraya ancak ulaşırdı. İstanbul'un sayılı zenginlerinden Hacıbekir bazen Fenerbahçeli futbolculara ekstra prim verdiği zaman veya Ankara deplasmanında takımı Ankara Palas'ta yatırdığında gazeteler bir hafta bu hovardalıktan söz eder ve Hacıbekir'i bu jestten ötürü yere göğe komazdı. 1945 yıllarının futbolcuları yazın zımpara sertliğinde toprak zeminde top koşturur, kışın ise bataklaşmış bir ortamda gülle haline gelmiş toplarla boğuşurlardı. Üstlerindeki formalar en adi pamuk ipliğinden dokunur, ıslandıkça ağırlaşır, ayaklarındaki top ayakkabıları için kabaca postal demek o dönemin en uygun deyimi olurdu. Şimdiki futbolcular ise halı gibi sahada topun ve malzemenin en hasosu üstlerinde keyifle top koşturuyorlar. Şimdi toplumun çok ötesinde bir konfor ve lüks içinde yaşayan, bir giydiğini bir daha giymeyen, en mutena semtlerde saray gibi evlerde yaşayan günümüz futbolcularına karşılık, 1945 yıllarının oyuncuları toplumdan bu kadar soyutlanmazlar, gerek kıyafetleri gerekse oturdukları evler yaptıkları flörtler ve evlilikler yüzünden bu kadar yankılanan görüntü ve şatafat çizmezlerdi. Şimdiki futbolcular tatillerini balaylarını Avrupa'nın en hatırı sayılır beldelerinde geçirenlere karşılık 1945 senesinin oyuncuları balayları ve tatillerini İstanbul'da yapar, yazları oturdukları semtlere göre kalçalarına birer mayo giyip bu kentin bir plajında İstanbullular ile birlikte denize girerlerdi. Şimdiki futbolcuların çoğunluğu ile arkadaşlık denen bağların hiç birisini fiyonglamama rağmen, o küçük şeytanlar denen Fenerbahçe'nin 1951 - 52 kadrosunun Ankara'dan gelenlerinden Burhan Sargın, Akgün Kaçmaz ve Abdullah Matay ile gazeteci olmadan önce dosttuk. Çünkü futbolcular o zaman daha iyi insan ve daha mütevazı idiler.




25 Ocak 2000 (Dünün ve bugünün futbolcuları)


4 Mayıs 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 4

HASAN Şaş, dopingten altı ay ceza yedi. Bu doping olayı polisiye romanlarındaki katil kurgusu gibi epey karışık. Hasan Şaş diyor ki, "Yapmadım". Dediğine inanmak lazım. Tıp diyor ki, "Kanda doping içeren maddeler bulundu". Bütün suç A-ferin isimli gribe iyi gelen, onu yok eden bir ilaçta. Hasan Şaş, tedavi maksadıyla bu ilaçtan alıyor. Tıp diyor ki, "Bu A-ferin denen ilaçta insanı güçlendiren ve sporda haksız rekabeti körükleyen doping var". Hasan Şaş altı ay ceza aldığının üzüntüsü içinde, "Keşke alsaydım" dedi. Fatih Terim ise futbolcusunun hem cehaletine, hem suçsuzluğuna o kadar inanmış ki, "Doping yapana da altı ay ceza, doping yapmayana da altı ceza"dedi. Ben Hasan Şaş'ın bu doping işinin kendi bilgisizliğinden ve doktorun iş bilmez davranışından kaynaklandığına inanıyor ve bu ceza süresini teselli olur diye acele askerliğine karar aldırtmasından dolayı kutluyor ve sabır diliyorum...
Mazide yoktu Türk futbolunun mazisinde doping olayını ortaya çıkaran bulgular ve alet de olmadı, fazla doping olayı da. 1959 - 60 yılında Beşiktaş'ın ilk kez şampiyon olduğu dönemde çok 1 - 0'la kazanılmış maçlar vardı. Hatta teknik direktör Kutik'in meşhur bir sözü vardı, "Un punt iki puan". Beşiktaş'ın sağaçığı Arif halsiz vücudu, yetmeyen nefesi, çok zayıf fiziği ile bu 1 - 0 'lık maçların bütün gollerini atar ve rakip taraftarlar tarafından dopingli olarak yorumlanıp, ismini "ölü Arif"e çıkarırlardı. Türk futbolunun bir numaralı teknik direktörü Gündüz Kılıç'ın Galatasaray'da çalışırken futbolcularını en parlak soyunma odası sözleriyle, hem de ilaçla büyük maçlara hazırladığı söylenirdi. Onun bu konudaki ilaç deposu da futbolcu Ergun'du. Ergun kendisini oyuna daha fazla verdiğini ispat için maçta ayılır bayılır, düşer kalkar ve maçı kurtaran aslan olurdu. Gündüz Kılıç, Talat'ı karşısına alır, nazi pilotlarının başarısını, uçaklarındaki gamalı haç sayısı ile ölçüldüğünü söyler, kaç uçak düşürdüyse onlar gövdesinde resm edilir derdi. Talat maçları form durumu ne olursa olsun aslanlar gibi oynar, soyunma odası söz telkinlerinin yanında Kanzuk Eczanesinin de katkıları olduğu rivayet edilirdi. Gelmiş geçmiş en büyük Lefter, kendi kampını, kendi futbolunu, kendi beslenmesini kendisi ayarlardı. Büyük maçlardan önce kampa girdiğinden, ona yutsun diye verdikleri vitamin haplarını yutmaz, lavaboya atardı. Böylesine has milli ve mahalliydi Lefter Fenerbahçe ve futbolda...

30 Mart 1999 (Hatıralar)

27 Nisan 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 3


FUTBOLUMUZUN beşikten mezara kadar ezeli ve ebedi iki rakibi Fenerbahçe ve Galatasaray, tarihleri boyunca sürdürdükleri dostluğa, son yıllarda dinamit koydular.Son yıllarda Türkiye'nin en güzide iki kulübünün oynadığı maçlarda, o eski futbol rekabeti yerine müthiş bir sinir savaşı ve bu gerginliğin ellere iliştirdiği tabanca, her türlü bıçak muşta ve zincirin yere indirdiği ölü hafif ve ağır yaralı vücutları var.Futbolumuz sahaya çıktığı hakemlenip lisanslandığı günden bu ana kadar, o topun en ince sanatını Türkiye'dekilere öğreten Galatasaray ve Fenerbahçe, araya ne girdi ki, son yıllarda bu güzel rekabet dünyalarını barut kan ve sokak savaşcıları ile dolu bir çetin arbede alanına çevirdiler.Eğer Türkiye'de futboldaki savaş bu iki güzide kulüp arasında çıkıyorsa, stadların dışında yarın ne olacağını kimse kestiremez.***Bundan 50 yıl önce İstanbul bir Fenerbahçe Galatasaray maçının oynanmasına hazırlanmaya başladığında, canlılar bundan başka bir heyecanı vücutlarının içine sokmazlardı.Dini ve resmi bayramların dışında bir takvim başlangıcı idi, Galatasaray - Fenerbahçe maçları...İnsanlar sevdiklerini ziyarete gidiyormuşcasına kostümün en yenilerini giyer beyaz gömleğini kravatlar, nüfusu 600 bin olan İstanbul'un bir mahallesinden yola çıkıp stada gelirdi. 4500 ile 5000 kişi o zamanki maç izdihamını anlatır, insanlar "kurtarılmış bölge"ye dönüşen günümüz stadlarına karşılık, o zaman diledikleri yere otururlardı.Fenerbahçe - Galatasaray taraftarı yan yana oturur, kaynana zırıltısı denen aletle nezih espriler iki tarafın renklerini belli ederdi.Maçlar, bırakın "galiz" olanını en "terbiye" sınırını az geçmiş hitaplarla donatılmaz, skor ne olursa olsun, iki kulübün tarafları neşe içinde terkederdi stadı, maç sonunda...***Bu ambiansı bu dostluk ve kardeşlik panoramasını İstanbul'da doğmuş 600 bin kişiden ibaret bir kalabalığın babaları ve çocukları yaratırdı.Şimdi İstanbul'un nüfusu 18 milyon ama, hem ezici ekseriyeti bura doğumlu değil, bura doğumlu olanlar anne baba kökeni olarak, hem de töre olarak taşralı...İstanbul'da oturuyorlar ama, İstanbullu değiller.600 bin İstanbul'lunun yarattığı Galatasaray Fenerbahçe rekabeti ile, 18 milyonluk her ilin insanını barındıran İstanbul'un sahneye koyduğu Fenerbahçe Galatasaray çekişmesi aynı olur mu ?...Birincisinde töreleri ve efendiliği ile salt İstanbul var, ikincisinde ise İstanbul'a çöreklenmiş 18 milyonluk Türkiye var...Bütün doğu ve güney doğudan İstanbul'a gelenler Galatasaray'ı tutuyorsa, öteki illerden sonra İstanbul'a vasıl olanlar Fenerbahçe'ye sempati duyarsa, Türkiye'nin tüm dejenerasyonu, iki kulübün eski akideleri üstüne çöreklenir onları şeker yapar.Şimdi Galatasaray - Fenerbahçe rekabetinin üzerinden o eski İstanbul beyefendiliği ve nezaketi kalkmış, yerine Anadolu vilayetlerinin her şeyi aceleye getiren ivediliği ve bu süratten doğan yanlışlıkları yerleşmiştir.Fenerbahçe - Galatasaray rekabetini günümüzden alıp 600 bin kişilik eski İstanbul'a götürmek mümkün değil...Çünkü o İstanbul öldü, o Galatasaray Fenerbahçe de...

30 Eylül 1997 (O İstanbul öldü, o Fenerbahçe - G.Saray da...)