25 Şubat 2014 Salı

Bak Fenerbahçeli...

...sana iki çift lafım var. Hırsızın biri çıkmış, durup dururken senin bir oyuncunu haksız yere atmış. Çok değil iki hafta önce Sivas'ta yaşanandan da daha saçma bir şekilde. Hem de görmeden, "lan fırat" tarzı sadece tahminle. 

Bir başka hırsız göz göre göre 2 (iki) penaltını vermemiş. Tek kelimeyle mağdursun ve sen hala teknik analiz peşindesin.

Neymiş efendim, Kuyt formsuzmuş, Ersun Hoca takımları ikinci yarılarda düşermiş, Webo ikinci sınıf, Sow ise üst düzey ama tembelmiş...

Sahadaki topçuların emekleri, biz taraftarların hayalleri gasp ediliyor. Hem de gözlerimizin içine baka baka.

9 Şubat 2014 Pazar

Fenerbahçe'nin şikesi var

Maçın ikinci yarısında, skor hala 0-0 iken Musa ile rakip defans oyuncusu çarpıştı kafa kafaya ve sözde hakem oyunu durdurdu. Hakem atışında (hakem dediysem lafın gelişi) Türk futbolunun baş belası, ırkçısı, olmaz olası, teni kara kalbi bembeyaz Zokara'nın kanlısı Emre Belözoğlu topu yavaşça Sivas kalecisine doğru yuvarladı. Mutlak gole ihtiyacımız var, 10 kişiyiz, köşe gönderinin hemen yanından taça atıp da önde basalım çakallığı zinhar aklına gelmedi. Galatasaray maçında rakibi eksik yakalamışken topu taca atan Rapaic aklıma geldi tebessüm ettim.

Skor hala 0-0 iken bu sefer Kuyt topa bastı, Gökhan bindirdi ve Fenerbahçe bir kez daha gole yaklaştı. Ceza sahasının içinde Gökhan yerde kaldı ve rakip Sivas'ın ani atağı başladı. Zaten 10 kişi oynayan Fenerbahçe, rakip ceza sahasında bekini bırakınca eksik ve dengesiz yakalandı. Fenerbahçe'nin kadim dostu, 2011 sezonunda yapılan "şikenin" ortağı Sivasspor'dan tek bir oyuncu bile topu taca atmayı düşünmedi. Roberto Carlos'un verdiği taktik ve Mecnun başkanın vereceği prim sayesinde atak golle sonlandırıldı. Maçtan önce "Sivas Fenerli abicim, yatar yeaa..." diye yol yapan rakip takım çok bilmişleri geldi aklıma.

4 Temmuz 2011'de Fenerbahçe'nin bu ülkeden daha temiz olduğunu kimse unutmasın yazdım, haklı olduğuma dair en ufak bir şüphem yok.

12 Mayıs 2012 sabahı bu bir roman diye başlık atıp, hala futboldan medet umarak;
"Çünkü bizler futbolun yarattığı sefaletten keyif alıyoruz. Her sene şampiyon olup da burnumuz havalarda gezmektense, yaşayacağımız çılgınca seviç için hazzın ertelenmesine razı geliyoruz. Fenerbahçe taraftarı olarak bizler önce Denizli'de sonra Trabzon karşısında bu hazzı erteledik. 3 Temmuz 2011 tarihinden beri ise bu hazzı yaşamak için nefes alıyoruz ve artık vakti geldi."
böyle saçmaladım.

14 Mayıs 2012 günü yediğim biber gazının da etkisiyle, dünyaya dönüp her fani biber gazını tadacaktır yazdım. O gün o yazının altına yaptığı yorumlarda dalga geçen parçalı sevdalısı, çok değil bir yaz sonra muhtemelen biber gazıyla imtihan oluyordu Taksim'de. İstanbul United saçmalığının ardına takılmış, dünyayı kurtarıyordu belki de. Kim bilir...

17 Aralık 2012'de ise Trabzon'da Zokora'nın Emre'ye öldürmeye teşebbüs ettiği pozisyona sarı kartla nezaret eden Kamil ve takip eden sezon "Di mi lan Fırat'ın" ahlaksızlıklarına, bir de Meireles'in parlak çocuğa tükürdü mü tükürmedi mi saçmalığı ilave olunca;

Madem öyle ben de gitmiyorum. Türlü oyunlarla soğutmaya çalışsanız, bin türlü kahpelikle yıldırmaya çabalasanız da, siz Fenerbahçe'nin altını oymaya çalıştıkça ben daha çok sarılacağım.

dedim, halt etmişim.

Bugün Sivas Fenerbahçe'yi mağlup etti. Skor 2-0 olunca çoğunluğunun Fenerli olduğu söylenen ve başkanlarının Fenerbahçe'ye maç sattığı iddia edilen rakip Sivas taraftarı "Aziz Yıldırım şike yapsana!" diye böğürdü ve Fenerbahçe'nin şikeyi kendi kendine yaptığını ilan ederek noktayı koydu bu sürece.

Bu ne roman, ne de bir oyun. Tiyatro diyeceğim, sanata haksızlık olur. Spor katiyen değil. Bunu adı kahpelik ve bu kahpeliğe dahil olan, nemalanan, Fenerbahçe'nin hakkının yenmesinden, Fenerbahçelinin hüznün kendi neşesi sayan ne kadar kansız varsa yerden kalkamasınlar.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Etiyopya Notları

Son altı ayda, her biri 15’er günden toplam bir ay geçirdiğim Etiyopya’yı anlatmanın vakti geldi de geçiyor.
1000 mm ekartmanlı atıl Addis Ababa-Cibuti Hattı

Eskilerin Habeşistan diye bildiği ülke, Afrika’nın en büyük ülkelerinden. Federal bir devlet olan Etiyopya, eyalet sistemiyle yönetiliyor. Başkenti Addis Ababa ve İstanbul’dan beş saatlik bir uçuşla ulaşılabiliyor. Başkentte kalacak iseniz Baylan’ın Adisebaba tatlısı hariç her türlü ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Her türlü…

Ulaşım

THY her gün 18:50’de İstanbul’dan kalkıyor ve aynı uçak gece 02:00’da Addis’den kalkarak memlekete geri dönüyor. Ben kullanmadım ancak Qatar Havayolları’nın Doha aktarmalı uçtuğunu da biliyorum. Havaalanında bagaj kaybolma olasılığı az buz değil. Hal böyle iken sırt çantasına eşyaları yedeklemek ilk tavsiyem.

Milli müzede en yaşlı fosil Lucy anamızı görebilir, yerel restoranlara (Misal Abyssinia) gidip yeni tatlar denerken bir yandan da müzik ve dans gösterilerine şahit olabilirsiniz. 

Addis Ababa’da havaalanına yakın iki otelde kaldım. Siyonad ve Friendship otelleri. Fiyat mertebeleri yakın olmasına karşın Friendship çok daha iyi bir otel. 

Bu ülkeye gelince görülmesi gereken ilk yer Lalibela. İş için geldiğim ve de hep kısıtlı programların içine sıkıştığım için henüz göremedim ancak üçüncü sefer görmeden dönmeyeceğim.

Addis Ababa’dan Etiyopya Havayolları ile her gün ulaşım var dağın başındaki bu kasabaya. Yok eğer araba ile gideceğim derseniz, arazi aracı kiralamak elzem. Yolların hali pek iç açıcı değil ve de Lalibela’ya yolda konaklamadan ulaşmak olası değil. Addis’ten çıkıp Kombolcha ya da Weldia’da geceleyip, ertesi sabah erkenden çıkarsanız öğleden sonra ulaşabilirsiniz. -Yeri gelmişken bir not; Weldia’nın Woldia ya da Weldiya, Kombolcha’nın ise Combolcha diye  yazıldığını görünce “ulan bu da atıyor herhalde!” demeyin sakın. Ülke başkanın isminin üç ayrı gazetede, üç farklı şekilde yazıldığını gözlerimle gördüm. Her eyaletin kendine özgü bir dili var ve de birbirlerine hiç benzemiyor.-  Kayalar içinde oyulmuş dünya mirasları listesinde kiliselerin olduğu bu kasaba, ülkenin en çok turist ağırlayan yeri.
Zaman

Bu ülkede zaman biraz garip ilerliyor. Bir yılda 13 ay yaşıyorlar, kafa karışmasın diye 30 gün çeken 12 ay kabul edip artan 5-6 günü 13. Ay ve bayram olarak kabul etmişler. Saat ise doğrudan güneşe bağlı. Ekvatora yakın olduğu için bütün sene güneş sabah altıda doğup, akşam altıda batıyor. Etiyopyalılar günü ikiye bölmüş ve de sabah altıya 24, akşam altıya ise 12’yi uygun görmüşler.  Diyeceğim o ki; öğleden sonra biri kastederek buluşmak istediğiniz bir Etiyopyalı, sabah yedide kapınıza dikilebilir. Bununla da bitmiyor. Yedi sene de geriden geliyorlar. Tevekkeli değil, uçaktan iner inmez genç hissediyor insan kendini.

Yollar

Yolların tehlikeli olduğunu bir iki paragraf önce üstü kapalı geçmiştim. Bu önemli konuyu açıklamak şart. Akşam altıda (bildiğiniz 18:00) güneş küt diye kayboluyor ve Addis Ababa dışında hiçbir yerde yollarda aydınlatma yok. Trafik lambası mı?... Bütün ülkede tek bir tane numune var, o da yine Addis’de. Afrika’nın en çok hayvan ve ikinci en fazla insan nüfusuna sahip olan ülkede, yollar araçtan çok evlerine dönmeye çalışan bu kalabalıklarla doluyor. Yolun ortasında giden bir öküz, üç deve, üstünüze gelen eşekler vaka-i adiye. Kelle koltukta gelen tır şoförleri, çat çiğnemekten kendini Ayrton Senna sanan Isuzu minibüs şoförleri de cabası.
Kombolcha-Dessie tırmanışı
Çat bizdeki Maraş otunun muadili gibi açıklanabilir. Her yerde var ve milyonlarca insanın ağzından eksik olmuyor. İkram da ediyorlar sağolsunlar ama öyle bir iki yaprak yemekle kafa olunmuyor. Bir bağ yemek lazımmış. Öyle diyola…

Uyuşturucu kullanma alışkanlığı ile ilişkilendirilebilir mi bilmem ancak amam HIV’e dikkat. Ülke ortalaması %2 civarında, kırsalda %5’e kadar çıkıyor bu ortalama. 85-90 milyon civarında nüfusu olan bu ülkedeki potansiyel tehlikeyi varın siz hesaplayın.

Güneyde görülmeye değer yer Omo vadisi. Alt dudağını ve de kulaklarını güzellik simgesi diye tabak takarak genişleten kabileler var ya onlar orada. Günlüğü 100-120 dolara şoförü dahil bir cip kiralayıp gitmek mümkün. Mazotun litresi 18 birr. Bizim parayla 1,8 TL.

Gelelim okuduğum ettiğim değil de gezip gördüğüm yerlere. Addis Ababa’nın da başkent vasfı dışında eyalet sayıldığı ülkede toplam 11 eyalet mevcut. Bizim güzergahın geçtiği koridor Amhara ve Afar’a denk geldiğinden, Addis ile beraber bu üç eyaleti baştan sona gezdim sayılır.

Oteller

Awash, Debre Birhan, Kombolcha şehirleri ve Ankober kasabasında konakladım.

Awash’ta iki farklı otelde kaldım. Genet Otel ve Awash Falls Lounge.  Genet evlerden ırak. Pis ve de yiyecek bir şey yok ancak Awash milli parkının içinde, şelalenin yanı başındaki Awash Lounge muhteşem bir yer. Sıkıntıdan sayılırsa tek sorun, kahvaltı yaparken maymunların çantanızı çalma tehlikesi. Şanslı iseniz timsah görebilirsiniz ki ben gördüm.


Awash Şelaleri
Debre Birhan’da ise eski bir uzun mesafe koşucusu olan Geti Wamie’nin sahibi olduğu Eva Otel’de kaldım. Temiz, sıcak suyu var ve yiyecek bir şeyler bulunabiliyor. Şubat ayında gittiğimde inşa halinde olan yeni bina, Kasım’da ise bitmek üzereydi.

Ankober’de kaldığım yer uzak ara en ilginç oteldi. Ankober Lounge bir dağın tepesinde. Araçla tepenin ancak yamaçlarına ulaşıp, çantalar sırtta 2820 rakımına kadar 100 m tırmanmak zorundasınız. Tepeye ulaştığınız vakit kolda ya da göğüste bir ağrı, baş dönmesi vs. yok ise efor testini geçtiniz demektir. Odalar temiz ve de sıcak su var. Yemekler idare eder. Hava kalın pijama üzerine çift battaniye ile yatacak kadar soğuk ama manzarası muazzam.
Ankober Lounge
Kombolcha’da kaldığım Sunny Side Otel ise benim favorim. Odalar temiz, sinek için cibinlikler mevcut, sıcak suyu genelde var, personelin çoğu İngilizce biliyor ve baya kalabalık bir menüsü var. Unutmadan yarı olimpik bir havuzu bile var bu otelin.

Sunny Side Otel
Yeme-İçme

Injera ismini verdikleri, burada yetişen tef isimli bir tahıldan yaptıkları, mayasından ötürü ekşi kokan ve benim pek haz almadığım bir ekmek üzerinde sunuyorlar bir çok yerel yemeği. Bizim sac kavurmaya benzeyen, oldukça baharatlı Tibs (kesim yöntemine göre zilzil tibs olduğu da oluyor) denenebilir. Şarapları yaramaz ama biraları fena değil. Amber, St.George ve ismini hatırlamadığım bir bira daha denedim ve bence en iyisi Amber. Tej isminde baldan üretilen bir içki var ki sevmedim ama siz deneyin gitmişken. Konu ile paragrafın sonuna yaklaşırken şu uyarıyı yapmaz isem yanlış yaparım; siz siz olun yanınızda tedbir amaçlı konserve götürmeyi ihmal etmeyin. Sabah ve akşam otelde yiyecek bir şeyler bulunabilir ancak öğlen arazide kalırsanız barbunya pilaki ya da sardalya konservesi hiç bu kadar lezzetli tatmayacaktır.

http://www.ethiopiawine.com/wp-content/uploads/ethiopian-beer-hara-meta-amber-dashen-lager-addis-ababa.jpg
İnsanlar

Güzeller. Tek kelime ifade etmek gerekirse başka türlü nitelendirilemezler. Hem fiziksel olarak öyleler, hem de davranış. Sabahtan akşama kadar çalışan bir taş işçisi günlük 40 birr (4 TL), size hizmet eden bir garson ise ayda 1500 birr (150 TL) kazanıyor ancak yüzlerindeki tebessüm bir an için eksilmiyor.




Amhara’da insanlar Afar’a göre biraz daha giyinik. Afar’da ise süslü kostümler, yarı çıplak insanlar bir süre sonra olağan hale geliyor. Ciddi bir su sıkıntısı var ülke genelinde ve nehirlerden bidonlarla, şişelerle su taşıyor kadınlar ve çocuklar. Aynı suda yıkanıyor, çamaşırlarını yıkıyor vs.




Su sıkıntısı var dediysem yağmur yağmayacak sanmayın. Kiremt ve Belg adı verilen iki yağmur sezonu var Etiyopya’da. Mart-Mayıs arasında yağan Belg yağmurları ve ardından başlayıp Eylül’e kadar devam eden Kiremt. Kiremt sezonunda hiç durmadan yağan, gözünüzü açtırmayan bir yağmur varken; Belg’de ise her öğlen gelip geçen bir ahmak ıslatan var. Ezcümle; Şubat ya da Kasım Etiyopya seyahati için ideal zamanlar.


Şubat 2013 fotoları: http://ucheokechukwu.blogspot.com/2013/02/habesistan-izlenimleri.html

17 Eylül 2013 Salı

Kamil'in Suçu Yok

6 Mayıs 2012 saat sekize çeyrek kala Zokora, kanlısı Emre Belözoğlu'nu öldürmeye teşebbüs ederken oradaydı. Maça hükmetsin diye üzerine hakem gömleği giydirilmişti. O ise sadece nezaret etti.

Türk hakemlik tarihinin en kara gecelerinden biriydi ancak kimse utanmadı. Bizden başka...

Çok değil 20 gün geçmişti ki üzerinden; Coca-Cola Akademi U17 Ligi finalinde Bursaspor ile karşılaşırken Fenerbahçe, maçın hakemi yine o idi. Başka hiç hakem yokmuş gibi...

Bu akşam Kasımpaşa-Fenerbahçe maçında rakibin iki oyuncusunu atması gerekirken oyunda tutan yine aynı muhteremdi...

Meşhur Trabzon rezaletinin ardından yönettiği 5.(beşinci) Fenerbahçe maçı oldu bu Mustafa Kamil Abitoğlu'nun.

Bugüne dek Türk hakemliği için üzülüyordum, bugünden itibaren Fenerbahçe yönetimi adına utanıyorum.

Hadi düdüğünü astırmaya gücünüz yok, bari Fenerbahçemden uzak tutun bu adamı.

11 Eylül 2013 Çarşamba

ORANTISIZLAR

Üstteki slogan Kadıköy'den bir orantısız zeka sahibine, alttaki hamallık ise bana ait. Denk geldi:)



27 Ağustos 2013 Salı

Al sana 11

Eskişehir maçını yazacak vaktim vardı ancak edecek kelamım yoktu bay geçtim. Eleştir eleştir nereye kadar. Kendimi Ziya gibi hissetmeye başladım artık. Ziya demişken, “Kaptan Ziya” bahsettiğim. Neşeli Günler’in çakıyla aslan öldüren Ziya karakteri kesinlikle değil.

Eskişehir maçı için tek kelime edip, Arsenal maçına geçelim. Mert.

Maç kadrosu kesinleşince hepimizin içindeki Ziya uyanıyor. (Buradaki ziya her ikisi de olabilir.)
“Ya bu adamı nasıl oynatmazsın hoca!”
“Selçuk mu?! Yok artık…”

Yukarıda örneklerini gördüğünüz cümleler havada uçuşmaya başlıyor. Maçın gidişatına göre artarak devam ediyor ya da hiç söylenmemiş gibi davranılıyor.

Bu duruma kendi adıma engel olmak ve de aklımdan geçen kadroyu paylaşmak adına, işte Arsenal deplasmanında benim sahaya sürdüğüm ilk 11.


İçimden bir ses iyi oynayacağız diyor. Garip ama öyle… 

22 Ağustos 2013 Perşembe

"Bildiğiniz gibi oynayın"

1982-1983 sezonu.
Fenerbahçe lider, takipçisi ise Galatasaray. Ligin bitmesine iki hafta kala iki ezeli rakip Ali Sami Yen’de karşılaşır. Galatasaray kazanırsa yarış baştan başlayacak.
Fenerbahçe’nin hocası Branko Stankovic, kaptanı ise Alpaslan Eratlı.
Galatasaray’ın başında Özkan Sümer var, kaptanı da Fatih Terim. Gerçi Fatih bir önceki hafta Demirspor deplasmanında, eski Fenerbahçeli Erol Togay’a kafa attığı için atılmış ve de cezalı.
Stankovic maça beraberlik için çıkmış. Utanmasa malzemeciye bile birebir markaj verecek.
İlk yarıyı Galatasaray 3-1 önde kapatıyor. Bir önceki hafta Adana Demirspor’a 3-0 mağlup olan Galatasaray…
Devre arasında Stankovic devam diyor, oyun sistemine sadık kalın.
İkinci yarının hemen başında Tarık Hosic topun dibine giriyor ve skor 4-1 oluyor.
Santra öncesi kaptan Alpaslan arkadaşlarını topluyor ve oynayın diyor,
“Bildiğiniz gibi oynayın. Markaj falan yok.”
Maçın bitmesine hala 20 dakika varken, Fenerbahçe 4-4’ e getiriyor skoru. Selçuk Yula, son dakikalarda o golü atsa 5-4 bitecek, kısmet olmuyor.
Sezon sonu Fenerbahçe şampiyon oluyor, Galatasaray ikinci.

2013-2014 sezonu.
“Bildiğiniz gibi oynayın.” diyebilecek bir kaptan aranıyor.


Fenerbahçe 0-3 Arsenal

18 Ağustos 2013 Pazar

Bok püsür...

Maçın henüz beşinci dakikasında Lig Tv kıdemli spikeri buyurur;
"Konya Torkuspor oyuna çok iyi başladı, geride kabul etmiyor, cesurlar, bok püsür... "
Nasıl çözdü beş dakika içinde muamma.

15'de Yobo arkada direkte Fenerbahçe adına sezonun ilk golünü atar. Sivas deplasmanından bu yana ilk golü sanki. Bildiğin çalışmışlar, ilerleyen dakikalarda kornerlerde aynı arka direk organizazyonu iki sefer daha deneniyor.

Dakika 20 civarında bir değil iki kişi birden kafa kola alıyor Emenike'yi. Ceza sahasının içinde, hem de hakemin azami beş metre uzağında. Bir başka deyişle gözünün dibi. Karar devam. Şaka gibi.

Bu sefer 25'te Alper indiriliyor aynı ceza sahasının içinde. Hakeme kalsa devam da çizgi hakeminin yüzü suyu hürmetine penaltı kararı çıkıyor.

Penaltıcı Cristian ama topun başına Emre geliyor. Ulan bu nasıl iş derken sıkıntı ortaya çıkıyor. Emre mesaj peşinde, hem de siyasi. Korkmayın ama bu sefer ceza çıkmaz, hükümet politikasına aykırı bir durum yok. Şiddet Mısır'da ise insanlık suçu, yanı başında olursa çapulculuk.

Henüz 26. dakika ve Fenerbahçe deplasmanda, ligin ilk maçında 2-0 öne fırlıyor ki alışagelmiş bir durum zinhar değil. Lig Tv kıdemlisi bir kez daha buyuruyor:
"Konya ekibi lige bu sezon çıktı ve transfeleri takıma yeni katıldı. Hava da sıcak, bok püsür..."

Maçı iki kuzenle beraber izliyorum. Aile geleneği hepimiz Fenerbahçe aşığıyız ama bu iki kardeşin kötü bir namları var. Beraber maç izlemek çok tehlikeli.

Onlardan büyüğü konuşuyor:  "Abi ikinci yarıda iki tane atar, 4-0'a bağlarız."
Aman diyorum... İlk yarı bitmeden üçü atamazsak bu maç bitmez, ikinci yarı bakarsın tamamen farklı bir Fenerbahçe.

İlk yarının kalan 15-20 dakikasını pas yaparak bitiriyor Fenerbahçe. Orta sahayı rakibe vermiyor, gerekirse dönüp 40 metreden kaleciyi görüyorlar. Maçı izlediğim yerde uğultular yükseliyor. Neymiş efendim geri pas verilmezmiş bok püsür...

İlk yarı üçü bulamasak da benim endişeler dağılıyor. Doğru top oynuyoruz, top hep bizde, üç gün sonra Arsenal maçı akıllarda yormuyor takım pek kendini sanıyorum.

Derken ikinci yarı başlıyor. Maç izlerken gözünü kırpmayan, aksi bir sonuçta kendini affedemeyeği için gerekirse altına işeyip yerinden kalkmayan bendeniz, göz ucuyla maç izlemeye başlıyorum. Elimde telefon, sosyal medyaya esir zaman geçiriyorum. Bizim takım top tutamıyor, gücün eline geçirdiği topu ise şişiriyor aklım başıma gelmiyor. Bildiğin rehavet.

Kenarda Salih'i görünce seviniyorum. Alper çıkar diyorum, sarı kartı da var ve Özkalfa'nın ilk gösterdiği sarı kartı gülerek hatırlıyorum.

Sonra Webo-Kuyt değişikliği geliyor hocadan. Bravo diyorum hocaya; Emenike'yi kanada atacak, Webo'ya ise ilerde deli dana rolü verecek sanıyorum, yanılıyorum.

Webo kanatta, önünde evlere şenlik Topuz. Adamlar deli gibiyor, penaltı da kazanıyorlar sonunda. Doğruluyorum hafiften, elimden telefonu bırakıp yeter diyorum biraz maç izle! Koçum Mert köşeye giden topu çıkarınca, nargilenin marpucunu kavrayıp bir kez daha yaslanıyorum. Rehavetten çıkamk haram. Hem bana hem de sahadaki topçulara.

Dakika olmuş 75 ve hala skor 2-0. Buradan da maç verecek değiliz heralde. Rakip lige yeni çıkmış Konya Torku Şekerspor. İsmin uzunluğuna takılıp, Vakıfbank Türk Telekom Güneş Sigorta belasını hatırlayıp ufaktan tırsıyorum.

Ben böyle boş işleri düşünürken 2-2'ye geliyor maç. Öyle rakip sahada gol ararken falan yenilmiş goller de değil, savunmada beklerken yerleşemeyen Fenerbahçe biri taçtan iki gol yiyor.

Bütün yazı alt yaş gruplarında geçiren, o kamp senin bu kamp benim diye dolanan garibim Salih son golden önce rakibini kaçırıyor ve onun hatasıyla başlayan pozisyon üçüncü Konya golü oluyor bizim kalede. Golden hemen önceki pozisyonda bence Salih'e faul yapıldı ama biraz güçlü olabilse, az biraz sezon öncesi kampı yapabilse idi ayakta kalırdı. Ne biz o golü yerdik ne de bel altı çalışmak için kalemi hazır bekleten Tanrıkulları bugün Salih için "satın bu çocuğu" yazabilirlerdi.

Ezcümle; Fenerbahçe bildiğiniz gibi.

Konya Torku 3-2 Fenerbahçe

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Vaka-i Hayriye

Fenerbahçe taraftarı için yönetimi, takımı, hocayı ve oyuncuları yermek alışılagelmiş bir durum. Hal böyle iken takım neden sadece skora ihtiyacı varken reaksiyon veriyor, Meireles neden habire sakatlanıyor, Emre niye formsuz, transferler niye kampa yetişmez, güvendiğimiz dağ gibi Alves durduk yere niye adama çift dalar ya da her maç neden farklı bir Cristian türer soruları beyhude.

Kaybedilmiş bir finalin ardından; hem de ezeli rakibe mağlup olmuşken, hiç utanmadan cımbızla seçtiğim olumlu şeyleri yazasım var benim.

  • Mert Günok
Engin İpekoğlu ile başlayan, araya sadece bir maçlığına rahmetli Enke’nin dahil olduğu Türk kaleci şansımızın son halkası bu genç çocuk. Kenarda bekleyen Ertuğrul’u da hesaba katarsanız, Fenerbahçe’nin en azından bir on sene daha kaleci sıkıntısı olmayacak bu gidişle. Maçtan önce Mert’e dair endişeleri olanlar biraz utanmışlardır belki.

  • Bruno Alves
Portekizli savunma oyuncusu üst düzey bir stoper. Yanında oynayan oyuncuların da performansını arttıracak bir lider. Niye durduk yere Drogba’yı çift daldı ya da bu tavrı sürdür mü bilmiyorum ancak senelerdir yapılan en isabetli transferlerden biri Alves.

  • Michal Kadlec
Sol bek performansıyla kafalarda bir ton soru işareti bırakmıştı Çek oyuncu. Alves’in atılmasından sonra zorunluluktan geçtiği stoper mevkiinde oynayabileceğini gösterdi. Drogba’nın attığı golde rakibini engelleyemedi ancak Alves ile beraber oynadığı takdirde performansı artacak ve sol stoperde çok iş yapabilecek gibi görünüyor.

  • Hasan Ali Kaldırım
Sadece pasaportu değil, meziyetleri sebebiyle de sol bekte bence oynaması gereken oyuncu. Hasan Ali devamlı oynaması halinde o pozisyon için birinci seçenek olacaktır.

  • Alper Potuk
Alper’in potansiyeli hakkında herkes hemfikir ve de ümitli. Fenerbahçe’ye gelmeden önce benim gördüğüm en olumsuz yanı, hamle zamanlaması eksikleri sebebiyle yaptığı kimi zaman gaddarca diye bile nitelendirilebilecek müdahaleleriydi. Bu konuda kendini geliştirmesi ve de rakip eksiltme denemelerini kendi kalesinden uzakta yapması halinde orta sahanın anahtar oyuncusu haline gelebilir.

  • Bekir İrtegün
Taraftarın günah keçilerinden biri olan Bekir, stoper oynayabileceğini birçoğumuz görmezden de gelse bu maçta bir kez daha gösterdi. Sağ bek için de Gökhan’ın yedeği olmayı Topuz’dan daha fazla hak ediyor.

Son not hakem Bülent Yıldırım’a. Neredeyse beni yanıltacaktı bu adam. Melo’ya göstermesi muhtemel ikinci sarı kart pozisyonu dahil maçın normal süresinde takdirimi kazanmıştı. Rakipten bir kişi eksilmişken, ve eline fırsat geçmişken Melo’ya ikici sarı kartı o pozisyonda çıkarabilirdi ancak o öyle yorumlamadı ve de küçük hesaplar peşinde değil sandım, yanılmışım. Öne geçtikten sonra sürekli zaman geçiren rakip oyuncuları görmezden geldi. Muslera’nın kör kör parmağım gözüne şeklindeki zaman geçirmelerini 119’da cezalandırarak hakemlik müessesinin şanına ve eyyam tarihlerine leke sürmedi muhterem.

Son demiştim ama bir not da yayıncı ve muhteşem anlatıcı ekiplerine. Rakip oyuncular zaman geçirmeye başlayınca “Şimdi zaman geçirme sırası Galatasaray’da…” gibi bir laf etti aralarından birisi. Fenerbahçe penaltılara taşımaya çalıştığı aşikar ve de bir saatini bir kişi eksik oynadığı maçta hiç zaman geçirmeye çalışmadı. Hiç.


Galatasaray 1- 0 Fenerbahçe

1 Ağustos 2013 Perşembe

Hadi geçmiş olsun...

4-1-3-2 ile gönül bağı olan bendeniz, orta saha koşan ve basan üç adamdan oluşsun da varsın isimleri Maldonado,  Selçuk Şahin ve Deniz Barış olsun dileyecek kadar saplantılıyım.

Kadroyu gördüğüm vakit budur dedim. Tek çapa Topal; Meireles, Emre ve Alper’den oluşan üçlü orta saha; Kuyt ve Webo çift forveti ile önde basacak, sahayı rakibe dar edecek Fenerbahçe sanıp umutlandım, yanılmışım.

Webo ilerde yalnız, Kuyt sol, Alper sağ açık başladılar maça. Alper ezberinde olmayan kanattan içeri girmeye çalıştıkça hocası çizgiye çağırdı onu. Kuyt zaman zaman Sow ile değişerek solda oynasa da sağ çizgiye daha bir aşinaydı. Meireles ve özellikle Emre evlere şenlik olunca bütün yük Topal’ın üzerine kaldı. Ayağından eksik etmediği dizliğiyle her yere yetişti örümcek adam.

Adamların beklendiği üzere önde baskı yapmasına, bizim dağınık oyunumuz da eklenince maçın ilk 35 dakikasında soluk alamadık. Bizim oyun öyle bir dağıldı ki bir ara, kaleci Volkan hariç herkes yerini arıyordu. İlk yarının son 10 dakikasında Alper içeri yaklaştı, orta saha oyuncuları biraz yerlerini bulmaya başladı ve nispeten dengelendi oyun.

İkinci yarı başlarken kötü oynayan Emre çıkar Cristian girer, hadi o olmadı sarı kartlı Emre çıkar Sow girer ve Alper ortaya geçer, hatadan dönülür ve biraz hücum aklı dahil olur oyuna diye umdum ama yok… Gol yemeden sistem değiştirmek yasssak arkadaşım.


Avusturya takımı maçın başından beri hak ettiği golü neyse ki yetmişlere doğru buldu ve bize top oynamaya hala vakit vardı. Sow ve Cristian’ın oyuna girişiyle hücum ve orta saha kimlik kazandı. Webo garibim sadece şişirilen topları indirmekten mesul pranga mahkumluğundan kurtuldu. Cristian araya ve kanatlara toplar attı, Sow adam eksiltip çerçeveye vurulabileceğini hatırlattı. Kuyt sağdan bir bindirdi, iki bindirdi, üçüncü bindirmesi hacı Sow’a kısmet oldu ve penaltı geldi. Kuyt atar sandım Cristian topun başına geldi ve bir kez daha yanıldım ancak hiç sorun değil.)

Red Bull Salzburg 1-1 Fenerbahçe