11 Eylül 2013 Çarşamba
27 Ağustos 2013 Salı
Al sana 11
Eskişehir maçını yazacak vaktim vardı ancak edecek kelamım
yoktu bay geçtim. Eleştir eleştir nereye kadar. Kendimi Ziya gibi hissetmeye
başladım artık. Ziya demişken, “Kaptan Ziya” bahsettiğim. Neşeli Günler’in
çakıyla aslan öldüren Ziya karakteri kesinlikle değil.
Eskişehir maçı için tek kelime edip, Arsenal maçına geçelim.
Mert.
Maç kadrosu kesinleşince hepimizin içindeki Ziya uyanıyor. (Buradaki
ziya her ikisi de olabilir.)
“Ya bu adamı nasıl oynatmazsın hoca!”
“Selçuk mu?! Yok artık…”
Yukarıda örneklerini gördüğünüz cümleler havada uçuşmaya
başlıyor. Maçın gidişatına göre artarak devam ediyor ya da hiç söylenmemiş gibi
davranılıyor.
Bu duruma kendi adıma engel olmak ve de aklımdan geçen kadroyu
paylaşmak adına, işte Arsenal deplasmanında benim sahaya sürdüğüm ilk 11.
İçimden bir ses iyi oynayacağız diyor. Garip ama öyle…
22 Ağustos 2013 Perşembe
"Bildiğiniz gibi oynayın"
1982-1983 sezonu.
Fenerbahçe lider, takipçisi ise Galatasaray. Ligin bitmesine
iki hafta kala iki ezeli rakip Ali Sami Yen’de karşılaşır. Galatasaray
kazanırsa yarış baştan başlayacak.
Fenerbahçe’nin hocası Branko Stankovic, kaptanı ise Alpaslan
Eratlı.
Galatasaray’ın başında Özkan Sümer var, kaptanı da Fatih
Terim. Gerçi Fatih bir önceki hafta Demirspor deplasmanında, eski Fenerbahçeli Erol
Togay’a kafa attığı için atılmış ve de cezalı.
Stankovic maça beraberlik için çıkmış. Utanmasa malzemeciye
bile birebir markaj verecek.
İlk yarıyı Galatasaray 3-1 önde kapatıyor. Bir önceki hafta
Adana Demirspor’a 3-0 mağlup olan Galatasaray…
Devre arasında Stankovic devam diyor, oyun sistemine sadık
kalın.
İkinci yarının hemen başında Tarık Hosic topun dibine
giriyor ve skor 4-1 oluyor.
Santra öncesi kaptan Alpaslan arkadaşlarını topluyor ve
oynayın diyor,
“Bildiğiniz gibi oynayın. Markaj falan yok.”
Maçın bitmesine hala 20 dakika varken, Fenerbahçe 4-4’ e
getiriyor skoru. Selçuk Yula, son dakikalarda o golü atsa 5-4 bitecek, kısmet
olmuyor.
Sezon sonu Fenerbahçe şampiyon oluyor, Galatasaray ikinci.
2013-2014 sezonu.
“Bildiğiniz gibi oynayın.” diyebilecek bir kaptan aranıyor.
Fenerbahçe 0-3 Arsenal
18 Ağustos 2013 Pazar
Bok püsür...
Maçın henüz beşinci dakikasında Lig Tv kıdemli spikeri buyurur;
"Konya Torkuspor oyuna çok iyi başladı, geride kabul etmiyor, cesurlar, bok püsür... "
Nasıl çözdü beş dakika içinde muamma.
15'de Yobo arkada direkte Fenerbahçe adına sezonun ilk golünü atar. Sivas deplasmanından bu yana ilk golü sanki. Bildiğin çalışmışlar, ilerleyen dakikalarda kornerlerde aynı arka direk organizazyonu iki sefer daha deneniyor.
Dakika 20 civarında bir değil iki kişi birden kafa kola alıyor Emenike'yi. Ceza sahasının içinde, hem de hakemin azami beş metre uzağında. Bir başka deyişle gözünün dibi. Karar devam. Şaka gibi.
Bu sefer 25'te Alper indiriliyor aynı ceza sahasının içinde. Hakeme kalsa devam da çizgi hakeminin yüzü suyu hürmetine penaltı kararı çıkıyor.
Penaltıcı Cristian ama topun başına Emre geliyor. Ulan bu nasıl iş derken sıkıntı ortaya çıkıyor. Emre mesaj peşinde, hem de siyasi. Korkmayın ama bu sefer ceza çıkmaz, hükümet politikasına aykırı bir durum yok. Şiddet Mısır'da ise insanlık suçu, yanı başında olursa çapulculuk.
Henüz 26. dakika ve Fenerbahçe deplasmanda, ligin ilk maçında 2-0 öne fırlıyor ki alışagelmiş bir durum zinhar değil. Lig Tv kıdemlisi bir kez daha buyuruyor:
"Konya ekibi lige bu sezon çıktı ve transfeleri takıma yeni katıldı. Hava da sıcak, bok püsür..."
Maçı iki kuzenle beraber izliyorum. Aile geleneği hepimiz Fenerbahçe aşığıyız ama bu iki kardeşin kötü bir namları var. Beraber maç izlemek çok tehlikeli.
Onlardan büyüğü konuşuyor: "Abi ikinci yarıda iki tane atar, 4-0'a bağlarız."
Aman diyorum... İlk yarı bitmeden üçü atamazsak bu maç bitmez, ikinci yarı bakarsın tamamen farklı bir Fenerbahçe.
İlk yarının kalan 15-20 dakikasını pas yaparak bitiriyor Fenerbahçe. Orta sahayı rakibe vermiyor, gerekirse dönüp 40 metreden kaleciyi görüyorlar. Maçı izlediğim yerde uğultular yükseliyor. Neymiş efendim geri pas verilmezmiş bok püsür...
İlk yarı üçü bulamasak da benim endişeler dağılıyor. Doğru top oynuyoruz, top hep bizde, üç gün sonra Arsenal maçı akıllarda yormuyor takım pek kendini sanıyorum.
Derken ikinci yarı başlıyor. Maç izlerken gözünü kırpmayan, aksi bir sonuçta kendini affedemeyeği için gerekirse altına işeyip yerinden kalkmayan bendeniz, göz ucuyla maç izlemeye başlıyorum. Elimde telefon, sosyal medyaya esir zaman geçiriyorum. Bizim takım top tutamıyor, gücün eline geçirdiği topu ise şişiriyor aklım başıma gelmiyor. Bildiğin rehavet.
Kenarda Salih'i görünce seviniyorum. Alper çıkar diyorum, sarı kartı da var ve Özkalfa'nın ilk gösterdiği sarı kartı gülerek hatırlıyorum.
Sonra Webo-Kuyt değişikliği geliyor hocadan. Bravo diyorum hocaya; Emenike'yi kanada atacak, Webo'ya ise ilerde deli dana rolü verecek sanıyorum, yanılıyorum.
Webo kanatta, önünde evlere şenlik Topuz. Adamlar deli gibiyor, penaltı da kazanıyorlar sonunda. Doğruluyorum hafiften, elimden telefonu bırakıp yeter diyorum biraz maç izle! Koçum Mert köşeye giden topu çıkarınca, nargilenin marpucunu kavrayıp bir kez daha yaslanıyorum. Rehavetten çıkamk haram. Hem bana hem de sahadaki topçulara.
Dakika olmuş 75 ve hala skor 2-0. Buradan da maç verecek değiliz heralde. Rakip lige yeni çıkmış Konya Torku Şekerspor. İsmin uzunluğuna takılıp, Vakıfbank Türk Telekom Güneş Sigorta belasını hatırlayıp ufaktan tırsıyorum.
Ben böyle boş işleri düşünürken 2-2'ye geliyor maç. Öyle rakip sahada gol ararken falan yenilmiş goller de değil, savunmada beklerken yerleşemeyen Fenerbahçe biri taçtan iki gol yiyor.
Bütün yazı alt yaş gruplarında geçiren, o kamp senin bu kamp benim diye dolanan garibim Salih son golden önce rakibini kaçırıyor ve onun hatasıyla başlayan pozisyon üçüncü Konya golü oluyor bizim kalede. Golden hemen önceki pozisyonda bence Salih'e faul yapıldı ama biraz güçlü olabilse, az biraz sezon öncesi kampı yapabilse idi ayakta kalırdı. Ne biz o golü yerdik ne de bel altı çalışmak için kalemi hazır bekleten Tanrıkulları bugün Salih için "satın bu çocuğu" yazabilirlerdi.
Ezcümle; Fenerbahçe bildiğiniz gibi.
"Konya Torkuspor oyuna çok iyi başladı, geride kabul etmiyor, cesurlar, bok püsür... "
Nasıl çözdü beş dakika içinde muamma.
15'de Yobo arkada direkte Fenerbahçe adına sezonun ilk golünü atar. Sivas deplasmanından bu yana ilk golü sanki. Bildiğin çalışmışlar, ilerleyen dakikalarda kornerlerde aynı arka direk organizazyonu iki sefer daha deneniyor.
Dakika 20 civarında bir değil iki kişi birden kafa kola alıyor Emenike'yi. Ceza sahasının içinde, hem de hakemin azami beş metre uzağında. Bir başka deyişle gözünün dibi. Karar devam. Şaka gibi.
Bu sefer 25'te Alper indiriliyor aynı ceza sahasının içinde. Hakeme kalsa devam da çizgi hakeminin yüzü suyu hürmetine penaltı kararı çıkıyor.
Penaltıcı Cristian ama topun başına Emre geliyor. Ulan bu nasıl iş derken sıkıntı ortaya çıkıyor. Emre mesaj peşinde, hem de siyasi. Korkmayın ama bu sefer ceza çıkmaz, hükümet politikasına aykırı bir durum yok. Şiddet Mısır'da ise insanlık suçu, yanı başında olursa çapulculuk.
Henüz 26. dakika ve Fenerbahçe deplasmanda, ligin ilk maçında 2-0 öne fırlıyor ki alışagelmiş bir durum zinhar değil. Lig Tv kıdemlisi bir kez daha buyuruyor:
"Konya ekibi lige bu sezon çıktı ve transfeleri takıma yeni katıldı. Hava da sıcak, bok püsür..."
Maçı iki kuzenle beraber izliyorum. Aile geleneği hepimiz Fenerbahçe aşığıyız ama bu iki kardeşin kötü bir namları var. Beraber maç izlemek çok tehlikeli.
Onlardan büyüğü konuşuyor: "Abi ikinci yarıda iki tane atar, 4-0'a bağlarız."
Aman diyorum... İlk yarı bitmeden üçü atamazsak bu maç bitmez, ikinci yarı bakarsın tamamen farklı bir Fenerbahçe.
İlk yarının kalan 15-20 dakikasını pas yaparak bitiriyor Fenerbahçe. Orta sahayı rakibe vermiyor, gerekirse dönüp 40 metreden kaleciyi görüyorlar. Maçı izlediğim yerde uğultular yükseliyor. Neymiş efendim geri pas verilmezmiş bok püsür...
İlk yarı üçü bulamasak da benim endişeler dağılıyor. Doğru top oynuyoruz, top hep bizde, üç gün sonra Arsenal maçı akıllarda yormuyor takım pek kendini sanıyorum.
Derken ikinci yarı başlıyor. Maç izlerken gözünü kırpmayan, aksi bir sonuçta kendini affedemeyeği için gerekirse altına işeyip yerinden kalkmayan bendeniz, göz ucuyla maç izlemeye başlıyorum. Elimde telefon, sosyal medyaya esir zaman geçiriyorum. Bizim takım top tutamıyor, gücün eline geçirdiği topu ise şişiriyor aklım başıma gelmiyor. Bildiğin rehavet.
Kenarda Salih'i görünce seviniyorum. Alper çıkar diyorum, sarı kartı da var ve Özkalfa'nın ilk gösterdiği sarı kartı gülerek hatırlıyorum.
Sonra Webo-Kuyt değişikliği geliyor hocadan. Bravo diyorum hocaya; Emenike'yi kanada atacak, Webo'ya ise ilerde deli dana rolü verecek sanıyorum, yanılıyorum.
Webo kanatta, önünde evlere şenlik Topuz. Adamlar deli gibiyor, penaltı da kazanıyorlar sonunda. Doğruluyorum hafiften, elimden telefonu bırakıp yeter diyorum biraz maç izle! Koçum Mert köşeye giden topu çıkarınca, nargilenin marpucunu kavrayıp bir kez daha yaslanıyorum. Rehavetten çıkamk haram. Hem bana hem de sahadaki topçulara.
Dakika olmuş 75 ve hala skor 2-0. Buradan da maç verecek değiliz heralde. Rakip lige yeni çıkmış Konya Torku Şekerspor. İsmin uzunluğuna takılıp, Vakıfbank Türk Telekom Güneş Sigorta belasını hatırlayıp ufaktan tırsıyorum.
Ben böyle boş işleri düşünürken 2-2'ye geliyor maç. Öyle rakip sahada gol ararken falan yenilmiş goller de değil, savunmada beklerken yerleşemeyen Fenerbahçe biri taçtan iki gol yiyor.
Bütün yazı alt yaş gruplarında geçiren, o kamp senin bu kamp benim diye dolanan garibim Salih son golden önce rakibini kaçırıyor ve onun hatasıyla başlayan pozisyon üçüncü Konya golü oluyor bizim kalede. Golden hemen önceki pozisyonda bence Salih'e faul yapıldı ama biraz güçlü olabilse, az biraz sezon öncesi kampı yapabilse idi ayakta kalırdı. Ne biz o golü yerdik ne de bel altı çalışmak için kalemi hazır bekleten Tanrıkulları bugün Salih için "satın bu çocuğu" yazabilirlerdi.
Ezcümle; Fenerbahçe bildiğiniz gibi.
Konya Torku 3-2 Fenerbahçe
12 Ağustos 2013 Pazartesi
Vaka-i Hayriye
Fenerbahçe taraftarı için yönetimi, takımı, hocayı ve
oyuncuları yermek alışılagelmiş bir durum. Hal böyle iken takım neden sadece
skora ihtiyacı varken reaksiyon veriyor, Meireles neden habire sakatlanıyor,
Emre niye formsuz, transferler niye kampa yetişmez, güvendiğimiz dağ gibi Alves
durduk yere niye adama çift dalar ya da her maç neden farklı bir Cristian türer soruları beyhude.
Kaybedilmiş bir finalin ardından; hem de ezeli rakibe mağlup
olmuşken, hiç utanmadan cımbızla seçtiğim olumlu şeyleri yazasım var benim.
- Mert Günok
Engin İpekoğlu ile başlayan, araya sadece bir maçlığına
rahmetli Enke’nin dahil olduğu Türk kaleci şansımızın son halkası bu genç
çocuk. Kenarda bekleyen Ertuğrul’u da hesaba katarsanız, Fenerbahçe’nin en azından
bir on sene daha kaleci sıkıntısı olmayacak bu gidişle. Maçtan önce Mert’e dair
endişeleri olanlar biraz utanmışlardır belki.
- Bruno Alves
Portekizli savunma oyuncusu üst düzey bir stoper.
Yanında oynayan oyuncuların da performansını arttıracak bir lider. Niye durduk
yere Drogba’yı çift daldı ya da bu tavrı sürdür mü bilmiyorum ancak senelerdir
yapılan en isabetli transferlerden biri Alves.
- Michal Kadlec
Sol bek performansıyla kafalarda bir ton soru işareti
bırakmıştı Çek oyuncu. Alves’in atılmasından sonra zorunluluktan geçtiği stoper
mevkiinde oynayabileceğini gösterdi. Drogba’nın attığı golde rakibini
engelleyemedi ancak Alves ile beraber oynadığı takdirde performansı artacak ve
sol stoperde çok iş yapabilecek gibi görünüyor.
- Hasan Ali Kaldırım
Sadece pasaportu değil, meziyetleri sebebiyle de sol
bekte bence oynaması gereken oyuncu. Hasan Ali devamlı oynaması halinde o
pozisyon için birinci seçenek olacaktır.
- Alper Potuk
Alper’in potansiyeli hakkında herkes hemfikir ve de
ümitli. Fenerbahçe’ye gelmeden önce benim gördüğüm en olumsuz yanı, hamle
zamanlaması eksikleri sebebiyle yaptığı kimi zaman gaddarca diye bile nitelendirilebilecek
müdahaleleriydi. Bu konuda kendini geliştirmesi ve de rakip eksiltme
denemelerini kendi kalesinden uzakta yapması halinde orta sahanın anahtar
oyuncusu haline gelebilir.
- Bekir İrtegün
Taraftarın günah keçilerinden biri olan Bekir, stoper
oynayabileceğini birçoğumuz görmezden de gelse bu maçta bir kez daha gösterdi.
Sağ bek için de Gökhan’ın yedeği olmayı Topuz’dan daha fazla hak ediyor.
Son not hakem Bülent Yıldırım’a. Neredeyse beni yanıltacaktı
bu adam. Melo’ya göstermesi muhtemel ikinci sarı kart pozisyonu dahil maçın
normal süresinde takdirimi kazanmıştı. Rakipten bir kişi eksilmişken, ve eline
fırsat geçmişken Melo’ya ikici sarı kartı o pozisyonda çıkarabilirdi ancak o öyle
yorumlamadı ve de küçük hesaplar peşinde değil sandım, yanılmışım. Öne
geçtikten sonra sürekli zaman geçiren rakip oyuncuları görmezden geldi. Muslera’nın
kör kör parmağım gözüne şeklindeki zaman geçirmelerini 119’da cezalandırarak
hakemlik müessesinin şanına ve eyyam tarihlerine leke sürmedi muhterem.
Son demiştim ama bir not da yayıncı ve muhteşem anlatıcı
ekiplerine. Rakip oyuncular zaman geçirmeye başlayınca “Şimdi zaman geçirme sırası
Galatasaray’da…” gibi bir laf etti aralarından birisi. Fenerbahçe penaltılara
taşımaya çalıştığı aşikar ve de bir saatini bir kişi eksik oynadığı maçta hiç
zaman geçirmeye çalışmadı. Hiç.
Galatasaray 1- 0
Fenerbahçe
1 Ağustos 2013 Perşembe
Hadi geçmiş olsun...
4-1-3-2 ile gönül bağı olan bendeniz, orta saha koşan ve
basan üç adamdan oluşsun da varsın isimleri Maldonado, Selçuk Şahin ve Deniz Barış olsun dileyecek
kadar saplantılıyım.
Kadroyu gördüğüm vakit budur dedim. Tek çapa Topal; Meireles,
Emre ve Alper’den oluşan üçlü orta saha; Kuyt ve Webo çift forveti ile önde
basacak, sahayı rakibe dar edecek Fenerbahçe sanıp umutlandım, yanılmışım.
Webo ilerde yalnız, Kuyt sol, Alper sağ açık başladılar
maça. Alper ezberinde olmayan kanattan içeri girmeye çalıştıkça hocası çizgiye
çağırdı onu. Kuyt zaman zaman Sow ile değişerek solda oynasa da sağ çizgiye
daha bir aşinaydı. Meireles ve özellikle Emre evlere şenlik olunca bütün yük
Topal’ın üzerine kaldı. Ayağından eksik etmediği dizliğiyle her yere yetişti
örümcek adam.
Adamların beklendiği üzere önde baskı yapmasına, bizim dağınık
oyunumuz da eklenince maçın ilk 35 dakikasında soluk alamadık. Bizim oyun öyle
bir dağıldı ki bir ara, kaleci Volkan hariç herkes yerini arıyordu. İlk yarının
son 10 dakikasında Alper içeri yaklaştı, orta saha oyuncuları biraz yerlerini
bulmaya başladı ve nispeten dengelendi oyun.
İkinci yarı başlarken kötü oynayan Emre çıkar Cristian
girer, hadi o olmadı sarı kartlı Emre çıkar Sow girer ve Alper ortaya geçer, hatadan
dönülür ve biraz hücum aklı dahil olur oyuna diye umdum ama yok… Gol yemeden
sistem değiştirmek yasssak arkadaşım.
Avusturya takımı maçın başından beri hak ettiği golü neyse
ki yetmişlere doğru buldu ve bize top oynamaya hala vakit vardı. Sow ve
Cristian’ın oyuna girişiyle hücum ve orta saha kimlik kazandı. Webo garibim
sadece şişirilen topları indirmekten mesul pranga mahkumluğundan kurtuldu.
Cristian araya ve kanatlara toplar attı, Sow adam eksiltip çerçeveye
vurulabileceğini hatırlattı. Kuyt sağdan bir bindirdi, iki bindirdi, üçüncü bindirmesi
hacı Sow’a kısmet oldu ve penaltı geldi. Kuyt atar sandım Cristian topun başına
geldi ve bir kez daha yanıldım ancak hiç sorun değil.)
Red Bull Salzburg 1-1 Fenerbahçe
1 Temmuz 2013 Pazartesi
1956 Melbourne - 2013 Fransa ve Potanın Çapulcuları
Avustralya'nın Melbourne'i nere, Fransa kuzeyindeki küçük kasaba Orchies nere?
1956 Melbourne Yaz Olimpiyatları ile 2013 Kadınlar Avrupa Şampiyonası ne alaka?
Kaptan Işıl, Macar su topu efsanesi Ervin Zador'u tanır mı? Sanmıyorum ama bu iki hikaye birbirine benziyor. Bence...
Macaristan'ın SSCB işgalinde olduğu yıllar. Sovyet tankları Budapeşte'yi yerlebir edip, Macar devrimini bastırmaya çalışıyor. Yüzlerce insan öldülüp, binlercesi tutuklanırken Macar su topu takımı Çekoslovakya'da olimpiyatlara hazırlanıyor.
Her iki takım da ilk maçlarını kolayca kazanıyor ve yarı finalde karşılaşıyorlar. Su topunun sert bir spor olduğu ortada ancak, bu maç farklı. Suyun altında tekmeler, tırnaklamalar gırla. O kadar sert geçiyor ki maç, havuz kandan kıpkırmızı kesiliyor ve olimpiyat tarihine kanlı havuz diye geçiyor bu 'olay'.
Macaristan, Zador'un da attığı iki golle maçı 4-0 kazanıyor ve finale yükseliyor. Takımın yıldızı Zador ise maçın son anlarında yediği yumruk sebebiyle bu hale geliyor ve de final maçında oynayamıyor.
Finali Yugoslavya karşısında 2-1 kazanan Macaristan altın madalyanın sahibi olurken, o takımın oyuncuları vatanlarına dönemiyorlar. Bazıları Ervin Zador gibi Amerika'ya iltica ederken, birçoğu da Avustralya'da kalıyor.
![]() |
| Ervin Zador |
"6-8 yaş arasındaki iki çocuğunun elinden tutmuş anneyi, 90 yaşında yürürken düşmemek için sağa sola tutunan dedeyi, daha aylıkken kucağında bebeğiyle gelen babayı sevdim. Ellerinde Türk bayraklarıyla yürüyen 12-16 yaşındaki çocukları, herkesin eşit oluşunu, omuzunda maymunu motorunda Türk bayrağı olan ağabeyimi sevdim. Sadece 1 ay önce, Kadıköy’de maçta belki de bana küfür edenlerden biri olan, boynunda Fenerbahçe atkısıyla ‘iyi akşamlar kaptan’ diyen kardeşimi sevdim. Tanımadığım ve bilmediğim çok fazla şeyi sevdim dün. Şimdi ise sevgi ve saygıyla çoğalmayı diliyorum…"
![]() |
| Işıl Alben |
Sadece o mu? Bütün takım aşağıdaki pozu verdiler dünyaya. Dün akşam ntvspor boş bulunup da bu fotoğrafla verirken haberi, bugün baktım kaldırmışlar.
![]() |
| Potanın Perileri |
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Futbol ve hakikat
Oğlanlar orta yuvarlakta toplanmışlardı, içlerinden biri bir çimi ayağıyla ezerken, diğerleri sırtüstü uzanmış baldırlarını ovalıyorlardı, kimileri de derin düşüncelere dalmışlardı, acaba haftasonu ilk onbirde oynayabilecekler miydi, yoksa yine yedek kulübesinin yolunu tutup orada paslanacaklar mıydı? Bunların dışında dikkat ettikleri belirli bir şey yoktu. Bundan sonra olacakları sezinlemişlerdi. Kaleci monoloğu ezbere biliyordu, antremandan sonra sık sık toplandıkları, stadyumun hemen karşısındaki "Hayır" isimli meyhanede antrenörün taklidini yapardı. Ötekiler katıla katıla gülerlerdi, en çok da yaşlı stoper. Yıllardan beri hep aynı teraneydi, her antremandan sonra antrenör hepsini fena halde haşlardı. Güneş yanığı tenli, ak saçlı, sert yüz ifadeli bir adamdı. Bir süre onları göz hapsine aldı ve neden sonra konuşmaya başladı.
Siz de biliyorsunuz, futbolla ilgili anektod, kültür, mizah, taşlama yazıları ve felaket haberlerini toplasan buradan aya yol olur. Kulisten çıkartılan dedikodu hikayelerini sadece tiyatronun zehirli dünyasından tanımıyoruz. Futbol üzerine tonlarca bilimsel inceleme yazıldı; bilirkişi raporları, denemeler, alıntılar, aile romanları, anılar, bu harika oyun hakkında neler yazılıp çizilmedi ki! Ancak şunu bilesiniz ki, bu sayısız sözcük ve cümlelerin hiçbiri zerre kadar doğru değildir. Doğru bir gazete makalesi yoktur, doğru bir haber yoktur, hatta seyircilerin bağırarak attıkları laflar bile doğru değildir. Doğru olan tek bir şey yoktur. Yaşlı adam sustu.
Sessizlik öyle can sıkıcıydı ki, stoper hafifçe öksürdü.
Peki o zaman doğru olan nedir hocam? Yan tarafta oturan henüz bıyığı terlememiş küçük forvet ayağa kalktı, genç takımdan büyüklerin arasına daha bugün gönderilmişti. Monoloğu ilk kez dinliyordu. Antrenör şaşkınlıkla kaşını havaya kaldırdı, şimdiye dek hiçkimse ona bunu sormamıştı. Bakışlarını koşu pistine çevirdi, orada yedek takımın yedek sol açığı top saydırma çalışması yapıyordu.
Acı, dedi antrenör ve eğilip bükülmez sağ bacağını sürüklediği -futbol oynadığı dönemden kalma eski bir tekmenin anısı- kendisine özgü sallantılı yürüyüşüyle soyunma odasına gitti.
Güle güle saçlarına ak düşürdüğüm, sert yüz ifadesine kurban olduğum kocaman adam. Güle güle.
Kaynak: Laszlo Darvasi (20083). Santraforun Rüyası (F. Doğan, Çev.) İletişim Yayınları.
19 Mayıs 2013 Pazar
Hızır idi Yunus idi
24 Aralık 2012: "Sadece Şenol Hoca benim için farklıdır, gerisinin önemi, değeri yok. Ben de çok şey söyleyebilirim ama ben onlar gibi değilim. Küfür etmem, yüzüne söylerim söylemem gereken şey olursa. Gerek yok böyle şeylere, benim adamlığıma ters bunlar...Ben burada tabiri caizse şampiyonluk gördüm, gol kralı oldum. Kupalar kazandık."
6 Mayıs 2013: "Ben kariyerimin ikinci şampiyonluğunu yaşıyorum. Antalyaspor'la Yılmaz Vural hocamla şampiyonluk yaşamıştık. Bu da ikinci oldu"
18 Mayıs 2013: "Ben, buradan bir şey söylemek istiyorum. 2010-2011 sezonunda Trabzonspor ile yakalayıp kaldıramadığımız kupa için, hem Trabzonsporlular için hem Trabzon halkı için hem de Trabzonspor camiası için bugün kupayı kaldırdım. Onlar belki bana kırgın ama ben onları hiçbir zaman unutmayacağım."
Yunus Kaptanı bilirsiniz... -Bilmiyorsanız görüşmeyelim zaten bir daha.-Önce adının konması, sonra sünneti dert olan kaptan gibi sizin Burak Yılmaz da. Hala hatırlamadıysanız Yunus Kaptan'ı, şu diyalog hafızanızı tazeleyecektir...
"Adımı koyduktan sonra sıra celmis sünnetime, babam demiş kestirelum anam demiş yaşı ufaktır kestirmeyelum, babam demiş kestirelum anam demiş kestirmeyelum, babam demiş kestirelum anam demiş kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum..."
Kestir de kurtulalım lan Burak, kestir de kurtaralım.
Not 1: Galatasaray taraftarı olsam; "Ulam bir tribüne oynuyorsun eyvallah, topçu dediklerinin neredeyse hepsi bunu yapıyor da aynı anda iki tribüne birden oynamak nedir yavşaaak..." derdim. Çok merak ediyorum akl-ı selim parçalı aşıklarının yorumlarını.
Not 2: Aklıevvel olanlar... Siz yazmayın lan ayılar.
6 Mayıs 2013: "Ben kariyerimin ikinci şampiyonluğunu yaşıyorum. Antalyaspor'la Yılmaz Vural hocamla şampiyonluk yaşamıştık. Bu da ikinci oldu"
18 Mayıs 2013: "Ben, buradan bir şey söylemek istiyorum. 2010-2011 sezonunda Trabzonspor ile yakalayıp kaldıramadığımız kupa için, hem Trabzonsporlular için hem Trabzon halkı için hem de Trabzonspor camiası için bugün kupayı kaldırdım. Onlar belki bana kırgın ama ben onları hiçbir zaman unutmayacağım."
Yunus Kaptanı bilirsiniz... -Bilmiyorsanız görüşmeyelim zaten bir daha.-Önce adının konması, sonra sünneti dert olan kaptan gibi sizin Burak Yılmaz da. Hala hatırlamadıysanız Yunus Kaptan'ı, şu diyalog hafızanızı tazeleyecektir...
"Adımı koyduktan sonra sıra celmis sünnetime, babam demiş kestirelum anam demiş yaşı ufaktır kestirmeyelum, babam demiş kestirelum anam demiş kestirmeyelum, babam demiş kestirelum anam demiş kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum, kestirelum kestirmeyelum..."
Kestir de kurtulalım lan Burak, kestir de kurtaralım.
Not 1: Galatasaray taraftarı olsam; "Ulam bir tribüne oynuyorsun eyvallah, topçu dediklerinin neredeyse hepsi bunu yapıyor da aynı anda iki tribüne birden oynamak nedir yavşaaak..." derdim. Çok merak ediyorum akl-ı selim parçalı aşıklarının yorumlarını.
Not 2: Aklıevvel olanlar... Siz yazmayın lan ayılar.
15 Mayıs 2013 Çarşamba
Allah korumamış be Sabri
"Ne bakıyorsun lan!"
"Sana mı soracağım anasını ...?!"
"Sen kimin anasına sövüyorsun ... evladı."
"Ahh..."
"Kaç oğlum kaç, öldürdün piçi."
Bir çocuk ölmüş... Muhtemelen böyle bir diyaloğun ardından. Üstünden günler geçmiş ve bir futbolcu sahada yaşananlara ilişkin açıklama yapıyor.
"Son dakikada sert bir müdahele yaptı bana olmaması gereken yerde. Kendisine ılımlı bir şekilde 'Volkan ne gerek var, neden böyle yapıyorsun' dememe rağmen anneme ağıza alınmayacak küfürler etti. Dışarıdaki bir insana yüz yüze bu kelimeleri kullansanız Allah korusun cinayet bile çıkabilir. Çok sinirlendim ve kendimi tutamadım."
Dese ki "Ben sütten çıkmış ak kaşığım ama rakip beni tahrik etti, küfür edince dayanamadım kendimi kaybettim, keşke yapmasaydım..." amenna ama biri ölmüş öteki yaşayan bir ölü haline gelmiş iki çocuk varken ortada, hala cinayet vurgusu yapmak nasıl bir aymazlık, nasıl bir cahilliktir adını koyamıyorum.
"Sana mı soracağım anasını ...?!"
"Sen kimin anasına sövüyorsun ... evladı."
"Ahh..."
"Kaç oğlum kaç, öldürdün piçi."
Bir çocuk ölmüş... Muhtemelen böyle bir diyaloğun ardından. Üstünden günler geçmiş ve bir futbolcu sahada yaşananlara ilişkin açıklama yapıyor.
"Son dakikada sert bir müdahele yaptı bana olmaması gereken yerde. Kendisine ılımlı bir şekilde 'Volkan ne gerek var, neden böyle yapıyorsun' dememe rağmen anneme ağıza alınmayacak küfürler etti. Dışarıdaki bir insana yüz yüze bu kelimeleri kullansanız Allah korusun cinayet bile çıkabilir. Çok sinirlendim ve kendimi tutamadım."
Dese ki "Ben sütten çıkmış ak kaşığım ama rakip beni tahrik etti, küfür edince dayanamadım kendimi kaybettim, keşke yapmasaydım..." amenna ama biri ölmüş öteki yaşayan bir ölü haline gelmiş iki çocuk varken ortada, hala cinayet vurgusu yapmak nasıl bir aymazlık, nasıl bir cahilliktir adını koyamıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




