1 Eylül 2010 Çarşamba

Go Home Bogdan!

Semih Erden'e basketbol oynamayı öğreten, Hidayet Türkoğlu'na takımın lideri olduğunu hissettirirken topu paylaşması gerektiğini hatırlatan, Türk basketboluna Ömer Aşık'ı kazandırırken, Slovenlere Vidmar'ı hediye eden, Avrupa basketbolunun efsane antrenörlerinden biri olan Bogdan Tanjevic, geldiği günden bugüne yaranamadı basketbol ulemalarına.

Son dünya şampiyonasının finalisti Yunanistan'ın ardından, Porto Riko'yu da mağlup ederek Amerika'nın koridorundan çıkan milli takımın en azından yarı finale kadar önü açık. Allah vere de şampiyon olmayalım. Mazallah efsane olacak Bogdan Adam!

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Ters Kademe

17 yaş altı Dünya Kupası ile ilgili bu blogda karalarken, 17 numaralı Okan Alkan'ın bahsi şu şekilde geçmiş idi;


Aynı Okan Alkan, Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe teknik adamlığı formasını üzerine geçirdiğinden bu yana en (tek) cesur hamlesi olarak sahadaydı dün akşam. Her ne kadar Cristian için "...Son derece özverili bir oyuncu. Hatalarını onarmada onun kadar iyisi yok. Takımın en güvendiğim oyunculardan biri..." diyerek beni ağlamaklı etse de, Okan Alkan ve Mert Günok tercihleri için gülmek istiyor paşa keyfim.

Fenerbahçe'nin sahaya koyduğu oyun ucundan köşesinden futbola benzemekle birlikte, beklentilerin fersah fersah uzağındayken elimizdeki güzel müjdenin bu kez kaptan Alex'in sözleriyle altını çizip çekilelim...

Alex de Souza: "Mutluyum!! Çünkü 6 senedir ilk defa altyapıdan gelişen bir genc gerçek bir şans bularak kariyerine başladı."

Fenerbahçe 4-2 Manisaspor

29 Ağustos 2010 Pazar

"Jordan" Sahada

Bir tanesi basketbol tarihine ismini gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu olarak yazdırmışken, bunca "Jordan" akıllara zarar...

Avustralya 76-75 Ürdün (Jordan.)

27 Ağustos 2010 Cuma

Buyrun Cenaze Namazına

Son haftayı deplasman mağlubiyetleriyle geçiren takım huzura çıktığı vakit, tribün gediklisi daimi muhalifler bile sevgi seline kapılıp, her mağlubiyetin ardından önündeki maça bakan futbolcu misali tura inanmışlardı. Sezon boyunca sıklıkla bu basmakalıp cümleden medet umarak, önlerine bakacakları aşikar olan futbolcu topluluğu ise en az taraftar kadar arzulu başladı maça.

İlk on dakika sağdan Gökhan Gönül, soldan Stoch ile gelişen ataklar futbol dilencileri için bayram arifesi gibiyken Bilica yeter dedi. Kendi yarı sahasının ortasında sektirdiği topu, ardına rakip oyuncuyu da takarak savunduğu çizginin köşesine kadar sürükledi. Meşhur röveşatası için uygun pozisyon bulamayınca, pas yapmak aklına geldi ancak topu kapan Yunan, Fenerbahçe ceza sahasının farkına varmıştı artık. Ritimleri bozulmaya müsait arkadaşları bahaneye mi baktı, yoksa tek kusurlu Bilica mıydı bilmiyorum ancak, ilk yarının kalan otuz beş dakikasında, miyop gözlerim al gülüm ver gülüm üstadı sekiz(8) Cristian’dan başka bir şey göremedi sahada. Bir tanesi bile ölümden beterken, bunca Cristian’dan oluşan bir takımı izlemek, arife günü toplu mezar ziyaretinden farksız hale gelmişken hakemin ilk yarıyı bitiren düdüğü imdada yetişti.

Devre başına on dakika enerjisi olan Fenerbahçe, joker hakkını ikinci yarının başında kullandı ama bu sefer çabaları sonuçsuz kalmadı. Belözoğlu'nun golüyle turu dengeleyip, Alex'in insiyatif almasıyla öne geçme şansları yakalayan takım ilk on beş dakika futbola benzeyen bir oyun ortaya koydu.Yapılan yüksek tempo! sebebiyle peşi sıra hararet yapan oyuncular sağa çekip, Cristian ruhu bir kez daha egemen olunca sahaya, tur için elde sadece penaltılara kadar maçı tutmak kaldı.

Pazartesi akşamı Trabzon deplasmanında yarım saatte kalesinde üç gol gören Fenerbahçe'nin, iki saat boyunca oynanan bir oyunda kalesini gole kapatması olası değildi elbet. Filmin sonu daha dramatik olsun diye beklenenden geç geldi sadece...

Fenerbahçe 1-1 Paok

24 Ağustos 2010 Salı

Git

Rakibin zayıf noktalarından bahseden, cim karnında bir nokta olan Cristian Mark Junio Nascimento Oliveira Baroni.

PS: Brezilyalı olduğuna dair şüphelerim olan "futbolcunun" , Güney Amerika'ya özgü tek özelliği ismi sanki.

Hoşgeldin Kardeş

Fenerbahçe kaybetti ancak bir kaleci daha kazandırdı Türk futboluna.
Trabzonspor 3-2 Fenerbahçe

22 Ağustos 2010 Pazar

Sıra Sende Kardeş

Wakabayashi Futbol Okulu'nun son yeteneği Fehmi Mert Günok, Volkan Demirel'in sakatlığından ötürü Trabzon deplasmanında formayı sırtına geçirecek.

"Eyvah" diyen kaç Fenerbahçeli vardır acep?...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Yine Kırdın Kalbimi

Semih Diye Biri

Rahmetli Kazım Kanat kadar takıntılı olmamakla beraber, futbolculara sadece isimleriyle hitap edilmesi oldum olası bana da ilginç gelmiştir. Aklımdan geçenleri yazar olduğumdan bu yana, yaşının niceliğine, kalıbının niteliğine bakmadan spor yapan insanların atasından yadigar soyadlarını ilave etmekten imtina etmedim.

Ama bahsettiğim Semih ise, nam-ı diğer "genç" Semih, ya da bana sorarsanız golcü, işte o zaman soyadını ekleme gereğini duymadım hiçbir zaman. Sanmayın üzerine yapışan genç sıfatından ektilendiğimi. Yakın hissettiğimden sadece. Kardeşim gibi, benim kadar Fenerbahçeli, tribünde çubuklu için çarpan kalbimin muadili sahada onun bedeninde...

Sayın Şentürk,

İşte bu sebepten kırma benim kalbimi. Gideceksen yolun açık olsun. Ardından en azından benden kötü söz işitmeyeceğine emin ol. Ben hala seviyorum Marco'yu ( ismi yetti onun da farkındaysan) , Şanlı'yı, inanmazsın ama Nobre'yi.

Beşer doğanın gereği kırılıp gücenebilirsin başkanına, hocana ya da takım arkadaşlarına. Ama sahaya çıktığın vakit, eğer o formanın hakkını vermezsen, ve Belözoğlu'nun üzerine kendi ellerinle giydirirsen hint kumaşını, varsa eğer üzerinde birazcık hakkım...
Yine de helal olsun.

PS: Antalyaspor maçının ilk yarısının 4-0 biteceğini rüyamda görmüş idim ama Fenerbahçe'nin kaptanlık şerefinin bir futbolcunun elinin tersinde kalacağını hayal dahi edemezdim. 5 ay önce yazılmış olan bu yazının kahramanı koşarak uzaklaşıyor çubukludan.

15 Ağustos 2010 Pazar

Kapatmayın Efesimi #2

Futbol sezonu açılıp, özellikle Fenerbahçem sahaya çıktıktan sonra bu blog bir sonraki Fenerbahçe-Efes Pilsen final serisine dek basketbolu unutacak kuvvetle muhtemel. Hal böyle iken aklıma takılan şu soruyu, araya sıkıştırmadan edemedim...

2008-09 final serisinin yavrum gülüm "cathine"si olan Efes Pilsen, kimyasal mücadeleyi yüzüne gözüne bulaştırıp, fiziksel olarak ise rakibiyle başa çıkamayınca, bu sefer üçüncü fazdan medet ummuş, zihinleri bulandırmak adına 2009-10 final serisi boyunca Efes Pilsen'in kapatılmasının Türk basketbolu için yıkım olacağının altını, üstünü çiziktirip durmuştu.
Seri bitti ve Fenerbahçe Ülker kaptan Damir'in söylediği gibi ödünç verdiği kupayı geri aldı. O gün bugün, "kapatırsanız çocuğumu keserim..." diye ortada dolananların ağzından ben bir kelime dahi işitmedim. Duyan bilen varsa, gelsin beni utandırsın.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Tatlıca Şelaleri

Dora'ların minik kuzusu deniz sefası için İstanbul'u terk edince fırsattan istifade Cerciş Murat Paşa Konağı'nın yolunu tuttuk iki hafta önce. Güzel insanlarla yenen lezzetli mezeler ve yapılan keyifli sohbetlerin ardından benim kuzum Türk insanının aklının en iyi çalıştığı yerden yüzünde kocaman bir tebessüm ile masaya döndü ve önümüzdeki haftasonu yakın bir yerlere gitsek ya dedi.

Biz erkekler aval aval bakarken, gurbetteki minik kuzunun annesi sanki bu soruyu bekliyormuşcasına gelişine yanıtladı ve Sinop'a gidelim o zaman, ben ne zamandır gitmek istiyordum, çok güzel şelaler varmış dedi. Sinop neresi, ben kaç kadeh rakı içtim demeye kalmadan, nikah masasında emme basma tulumba misali kafasını sallamakla mükellef şahit misali, erkek oluru alınmış oldu.

Sinop'un 680 km, haftasonunun ise 2 gün olduğu farkedilince planda ufak bir tadilata gidildi ve Cuma gecesinden yola çıkıp Safranbolu'da konaklanıp, ertesi gün Sinop yoluna düşülmeye karar verildi. Düşmek dediysem lafın gelişi olarak algılanmasın. Hükümetin bilmem kaç kilometre bölünmüş yol çalışmasının neredeyse hepsi Safranbolu Sinop arasında olunca, düşe kalka, insanlar dönüş yolunda iken ancak ulaşabildik Tatlıca Şelaleri'ne. 
İlk onunu dünya gözüyle sayabildiğim, kalanların ise her birini final olarak algıladığım, kimi kaynaklara göre 27 bazılarına göre ise toplam 28 adet olan, ama bana sorarsanız niceliğinin hiçbir ehemmiyeti olmayan harika bir doğa güzelliğinin içinde bulduk kendimizi. 
Özellikle benim kuzumun nasıl bitirdiğine hala şaşırdığım parkurun sonunda bizi bekleyen derme çatma bir kulübede içilen ayran ve yenen patateslerle kuvvetlenen bacaklarımız, bu sefer daha uzun ama en azından kuru olan patikadan başladığımız yere geri götürdü bizleri.
Başka bir başlığın altını dolduracak olan Safranbolu ve konakları, yılan gibi kıvrılan dağ yolları, uzaktan da olsa gördüğümüz Boyabat kalesi, Teyzenin Yerinde yediğimiz Sinop mantısı, dumanlı başı ile bulutları delen Ilgaz'ı , çağlayan Tatlıca Şelaleri ve pek tabi sevgili yol arkadaşlarımız çok güzellerdi. Ah bir de şu yol çalışmaları olmasaydı...

Not: Şu haritayı yanınıza almadan sakın ha çıkmayın Anadolu'nun yollarına.