26 Aralık 2010 Pazar

Maç Seçmeyen Taraftar

En büyük taraftar basmakalıplarından biridir. Hitap cümlesi yöreye ve eğitim düzeyine göre hafız, amcaoğlu, üstad, mirim tarzında farklılıklar gösterse de, sonu hep aynıdır.
"...maç seçiyor bu topçular!"

Ben de özünde taraftar olduğumdan, aynı serzenişe sığınmış olabilirim. Blog içi arama motoru vasıtasıyla, evvelce yazdıklarımı gözüme sokmak için fırsat kollayan arkadaşlara duyurulur.

Buca kupa maçı öncesi, elimde fazladan bir kombine bilet, birinci derece yakınlarımdan başlayarak yanıma taraftar aramaya başladım. Bütün çabalarım sonuçsuz kalmak üzere iken, imdadıma ezeli rakip ebedi dost yetişti. Takım aşkından kör olmayan, futbol sevgisini renklerin önünde tutan, yirmi senelik arkadaşım, Galatasaraylı kardeşimle seyrettik maçı. Hani biz seçmiyoruz ya maç...

Dışardan bakan bu gözün, taraftar profilimizle ilgili harika bir tespiti oldu. Fenerbahçe tribünlerinde  yaşını başını almış, kemik bir taraftar oluşumunun altını çizdi.

Günlük başarıların esiri, yirmili yaşlarda taraftarların gözünü, yapacağınız birkaç transferle boyayabilirsiniz ancak yirmi senedir tribün gediklisi olan abileri kandırmak o kadar da kolay değil.

14 Aralık 2010 Salı

Spor Aşka Geldi

Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan Spor Toto Süper Lig 15. hafta karşılaşması öncesinde taraftarlar arasında çıkan olaylar unutuldu. Kavga, dövüş, sahtekarlık derdine düşüp spor aşkımızı unuttuğumuz gibi.

Üç Bursaspor taraftarının bıçakla yaralandığı, yoldan geçmekte olan istemsiz şahitlerin ise futbol sevgisinin öldürüldüğü günün üzerinden haftalar geçti. Gözaltına alınan taraftarlar liyakat nişanları için sabırsızlanırken, yaralananlar gazi olmanın onuruyla yürür oldu Altıparmak’ta. Amatör futbolseverlerin payına da, TFF tarafından verilen ikişer maçlık saha kapama cezasını çekmek düştü.

Türkiye’de sosyolojik değil semiyolojik futbol fanatizmi –dilde, işaretler, simgeler düzeyinde kalan, eyleme –en azından söylemin işaret ettiği düzeyde- dökülmeyen bir fanatizm- olduğunu söyleyen Haşmet Babaoğlu’nun fikri sabit midir bilinmez, ancak; “elimizde baltalarla, belimizde kasatura…” ile başlayan taraftar tezahüratının vandal bir söylemden ibaret, bahsi geçen kesici aletlerin ise sembolik olduklarına inanmak olası değil artık.

Bursaspor’un küme düştüğü 2003-2004 sezonunda, yeşil-beyazlı taraftarlar Beşiktaş’ın, küme düşme hattındaki rakiplerine yenilmesine tepki gösterince, iki takım taraftarları arasında başlayan gerginliği, taraflara deplasman yasağı getirerek ertelemişti akil adamlar. Aynı akil adamlar, bent arkasında tutulan su misali yedi senedir biriktirilen sorunların, geçtiğimiz sezonun son maçının hatırına bir kalemde silineceğini ve spor aşkıyla dolacağını mı düşündüler taraftarların?...

Lütfi Kırdar ve Mithatpaşa’da kol kola harika sporcular izleyen neslin limiti ebediyete yaklaştıkça, spora olan aşk her geçen gün niteliğini yitirmekte. Kazanmak için her yolu mübah sayan sözde sporcular, basacağı bir fazla gazete için yalan yazan sözde basın mensupları, sorunca mücadele kılıfını uydurdukları ancak düpedüz kavga ettirmek üzerine kurdukları bir sistemle sahaya çıkan sözde hocalar, takım aşkı ardına gizledikleri ticari gayeleri için görev alan sözde yöneticiler çoğunluktayken, spor aşkının unutulmaması garip olurdu zaten.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Daima Fener'e Oyna, Kazanırsın



1960 yapımı bir Yeşilçam filmi...Aslan Yavrusu.

Dolaylı olarak bu görüntülere ulaşmamı sağlayan Canarino'ya ve Türk filmlerinin içine serpilmiş bu sevgiye her denk gelişlerinde, Fenerbahçelilikleri okşananlara selam olsun.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bence...

Bence ile başlayan cümlelerden oldum olası hoşlanmamışımdır. Hal böyle iken kendimle çeliştiğimin farkında, şöyle başlamak istiyorum...
Bence Fenerbahçe, Karabük karşısında doğru futbol oynadı.

Bununla da yetinmeyip şunu da eklemek istiyorum...
Bence Aykut Kocaman, ilk kez elindeki kadrodan en doğru oyuncuları seçerek maça başlayıp, ilerleyen dakikalarda maçı tutmak adına çok doğru değişiklikler yaptı.

İnsanın beyan ettiği kendi fikri iken, bence ile başlamasının manasızlığı konusunda fikrim sabit ancak, maç çıkışı koridorda ki taraftar selinden yükselen olumsuz seslerin ahengi, fikrimle tek başıma bırakınca beni, egomun sivrilesi geldi. Kusura bakılmaya...

İçinde Cristian'ın olduğu bir kadrodan doğru diye bahsettiğimin farkındayım ve bu satırları yazarken sadece ıhlamur içiyorum. Cristian'ın son 3 haftadır oynadığı oyununun futbola benzediği, önde bastığı ve rakip ceza sahasında gol bile aradığı gerçeği varken benim onun hakkında ki fikrim değişmiş çok mu?

Gelelim maça...
Emenike denen insan üstü forvet oyuncusu, ikinci yarının başında Yobo'yu sırtına alıp, Volkan'ın da hatasından faydalanarak farkı bire indirmeseydi eğer maçın özeti tek cümleden ibaret ve şu şekilde olacaktı; "Şu ülkede ne kadar futbol dilencisi varsa, Alex'in sahada attığı her adım için şükretsinler."
Emenike'nin çabasıyla Karabük maça ortak olunca, Aykut Kocaman hamle yapmak bendeniz de bir yeni paragraf yazmak zorunda kaldı. Orta sahayı dengelemek adına Selçuk Şahin'i oyuna alıp, Alex'i forvete, Niang'ı Marsilya'dan aşina olduğu sol çizgiye gönderdi. Emre ve Cristian dönüşümlü olarak  önde basarak Karabük savunmasını çıkarmazken, Selçuk Şahin ise orta saha çizgisi üzerinde oynayan bir süpürücü görevi üstlenince sıkışan maç rahatladı. Karabük oynar gözükmesine karşın, gol pozisyonuna giremezken, Fenerbahçe Cristian, Dia ve Semih ile yakaladığı pozisyonları değerlendiremeyince ikinci yarının galibi Karabük, maçın galibi ise Fenerbahçe oldu.

Semih'in kaçırdığı gol için söylenecek çok şey var ancak adımız hizipçiye çıkar maazallah.

Fenerbahçe 2-1 Kardemir Karabükspor

29 Kasım 2010 Pazartesi

Fener Mesaisi

Güne Galatasaray derbisi ile başlayıp, Galatasaray derbisiyle günü sonlandırmak, derbiden sayarsanız eğer araya bir de Beşiktaş galibiyeti eklemek pek keyifli imiş onu öğrendim Pazar günü. Aykut Hocam sağolsun...

Bu sene futbol takımına küsüp, kendini kadın basketbol takımına adayan kuzen Puskas (Gerçi her sezon başı küsüp, son haftalarda barışır ya, aramızda kalsın:), Pazar akşam derbiye gidelim mi dediği vakit, aklımda sadece Caferağa'ya gitmek vardı.

Kadının fendinin, erkeği yenmesine razı olmayan gönlüm Caferağa derbisini gün sonuna öteleyip, derbi güzergahının ilk durağı olarak Burhan Felek'te oynanacak erkek voleybol maçını seçti. Yeni salonu görmek cabası, maçın adı da Fenerbahçe-Galatasaray olunca, sürpriz mağlubiyete karşın keyifli başladı derbi maratonum. Kaptan Arslan'ın kötü performansına, Miljkovic'in sıçramadan  topa vurabileceğine olan inancının devam etmesi eklenince, ezeli rakip 23-25 sonuçlanan üç setin ardından sahadan galip ayrıldı.
Fenerbahçe 0-3 Galatasaray

İkinci maç Fenerbahçe Acıbadem ile Beşiktaş arasındaydı. İki takım arasındaki dağları fark etmek için Aylin Abla olmaya da gerek yoktu.Caferağa'nın yolunu tutarken, ilk set henüz sonuçlanmıştı ve kızlar terlememişti bile. Vakti zamanında, Demirören'in "Paf takımıyla çıkarım haaa!..." diye bir tehdidi vardı ya hani...Sözünün eriymiş başkan.
Fenerbahçe Acıbadem 3-0 Beşiktaş

Üçüncü ve asıl maç için, bu sefer Puskas ile beraber, salonda yerimizi aldık. Takımlar ısınırken smaç vuran kadın (Sylvia Fowles), biraz gözümü korkutsa da, Nevriye, Birsel ve Esmaral'in hala çubuklu için mücadele ettiğini hatırlayıp rahatladım. Maça iyi başlayan Galatasaray oldu. Fowles'ın pota altını domine etmesi, Augustus'un hepsini tek elle bitirdiği cemşatlarının giresinin tutması ve Fenerbahçe'nin ısrarla boş şut kaçırması rakibin öne fırlamasını sağladı.
İlk üç periyot her şey Galatasaray'ın istediği gibi giderken, kritik anlarda lehlerine çalınan hakem düdüklerinin de katkılarıyla, final periyoduna dokuz sayılık avantajla girdiler. Top hırsızı Birsel Vardarlı'nın ön sahada yaptığı baskıyla sertleşen Fenerbahçe savunması, yine Birsel'in asistleriyle farkı eritti ve bitime dört buçuk dakika kala Taurasi'nin attığı üçlükle ilk kez öne geçince, bana da kuzene çaktırmadan mutluluktan yaşaran gözlerimi silmek düştü.
Fenerbahçe 74- 68 Galatasaray Medical Park

24 Kasım 2010 Çarşamba

"I love You Alex"

Isınmaya çıkan futbolcu topluluğunu, gözle görülemeyen rütbe alametleri olan apoletlerine göre sırasıyla tribüne buyur etmek, en önemli taraftar ritüellerinden biridir. Bu kültüre yabancı, ecnebi futbolcuların ilk “yumruk havaya” tecrübeleri genellikle komik görüntülerle sonuçlansa da, çok değil iki, bilemedin üç hafta sonra usta olur çıkarlar. Her yeni yabancının ismi, tribün bestekarları için doğru ezgiyle birleştirilmesi gereken bir güfte olur. Tek heceli Güney Amerikalılar (Jo) ve sesli harf fakiri olan Slavlar (Beschastnykh) zor sınavlardır ancak, taraftar her daim sınıfı geçmeyi başarır.

Bir de sınavsız gönüllere buyur edilen, üzerine düşünmeye dahi gerek duyulmadan malum sevgi cümlesinin maşuğu yapılanlar vardır ki, her on senede yeni bir futbol aşkı bulabilirseniz eğer , futbol tanrılarının sevdiği bir kul olarak addedin kendinizi.

Blogun isim sahibi, benim futbol sevgimin ortağı, savunma sanatçısı Uche Okechukwu’yu “I love you Uche” diye tribüne çağırdığımız  soğuk Ekim akşamında rakip Trabzonspor, sene 1996 idi. Fenerbahçe’nin atılmayı beklenen iki bininci golü, Jay Jay Okocha ve Kemalettin Şentürk’ün denemelerinde direğe takılırken, Fenerbahçe tarihine isminin yazılması elzem olan adamı bekledi sanki. Fenerbahçe, Trabzon’u Uche’nin son dakika golüyle mağlup ederken, atılan bu gol lig tarihindeki  iki bininci gol olarak kayıt altına alınmıştı.

Takip eden on dört seneye 999 gol sığdıran Fenerbahçe, bu sefer üç bininci gol için sahadaydı. Buca maçı bayram tatilinin ardından ilk mesai gününe denk gelince, üç bininci golün arifesinde olduğumuz tamamen aklımdan çıkmıştı. Fenerbahçe'nin başarısı için ilk düdükle beraber edilmeye başlanan duaların noktası olan "amin" bile diyemeden, kaptan Alex De Souza üç bininci golü kutlamaya başladı. İngilizlerin icadı bu güzel oyununun en prestijli hadiselerinden biri olan hattrick'i (Yeri gelmişken ilave etmek gerekirse; İngilizler atılan üç gol peş peşe kaydedilmezse hattrick saymazlar.) yirmi üç dakikada gerçekleştiren Brezilyalı oyundan çıkarken, bütün stad ayakta "I love you Alex..." diye yıkılıyordu. O sahadan çıkarken gayriihtiyari dudaklarımdan dökülenler ise şunlardı...
"Şükürler olsun seni futbol oynarken seyredebildim kaptan."

7 Kasım 2010 Pazar

Rekabet Kültürü

Yaşları on dört, on beş olsa da, göğüslerinde taşıdıkları armalar bir asırlık olunca, ülke futbolunun en önemli rekabetinin aktörleri oluverir gencecik çocuklar. Fenerbahçe on altı yaş altı takımının orta saha ve hücum hattında oynayan beş oyuncunun yaşları toplamı kadar zamanı dünyada konuk olarak geçiren, Fenerbahçe tarihinin en önemli oyuncularından biri olan Lefter Küçükandonyadis'in isminin verildiği tesislerde karşı karşıya geldi iki asırlık çınarın gencecik fidanları.

Rekabetin bütün gerekliliklerinin sahaya konduğu mücadelede benim sarı lacivert gözlüklerime takılan oyuncular sağ açık Faruk Mercen ve on numara kaptan Muhammed Akarslan oldu. Kim kazandı diye merak edenler vardır elbet. Bütün gereklilikler yerine getirildi yazmıştım aslında.)

Fenerbahçe 4-3 Galatasaray (U16)

4 Kasım 2010 Perşembe

Fenerbahçe

Geçtiğimiz sezonun Euroleague şampiyonu Barcelona'yı İspanya'da 61 sayıda tutan Fenerbahçe, tarihi bir galibiyete imza attı.

Regal Barcelona 61-69 Fenerbahçe Ülker

2 Kasım 2010 Salı

Uyku Tulumu

Papazın Çayırı için iki kuşak eksik olan ömrüm, Fenerbahçe Stadı’nın evriminin ise tam ortasına denk geldi. Şimdilerde mesleki abecemin olmazsa olmazı olan kolonlara, direk dediğim yıllarda, doğru görüş açısı için köşe kapmaca oynardım onlarla. Son senelerde maçın başlamasına yarım saat kala lütfederek geçtiğim turnikeler, o vakitler Türk’ün kızıl elma ülküsünden farksızdı.
Saatler önce girilen bomboş tribünlerin numarasız koltuklarından yer beğenilir, her maç haftası yeni bir Fenerbahçeli dost edinilirdi. Sonra tribünler yıkıldı, peyderpey yenileri inşa edildi. Sözüm ona endüstriyel futbolun farzı, büyük hedeflerin en önemli gereği, başkan ve yöneticilerin ceplerine hapsolan kulüplerin özgürlüğünün anahtarıydı tesisleşme.
Başkan, böyle uyuttu bizi senelerce…
Sarının yanına kırmızıyı yakıştıran Fenerbahçesiz kardeşlerim şimdilerde pek heyecanlı. Yılan hikayesine dönen “arena”larına kavuşmak ve çilesiz maç seyredebilmek için gün sayıyorlar, başlarına geleceklerin farkında olmadan . Rahmetli Çupi’den bir kıssa ile noktayı koyup, tüm futbol severlere iyi uykular dilerim.
 "Real Madrid'in multi trilyoneri Kont Bernabeu bir gün Mimar Biosca'yı yanına çağırıp emretmiş:
-Bana 120 bin kişinin aynı anda yatacağı bir uyku tulumu yapsana...
-Neden?
-Franko'nun ömrünü uzatmak için başka çaremiz yok...
Her hafta Real Madrid efsanesine tapınan 120 bin İspanyol'un içine girdiği uyku tulumu başkent Madrid'de ki Bernabeu futbol stadıdır."
Kaynak
Çupi, İ. (27 Temmuz 1979. Bu Temelin Altında Spor Yok, Tercüman.)

30 Ekim 2010 Cumartesi

Fenerbahçe Yine Yenildi!

Biricik kuzum tarafından cici annem olan, futboldan anlamayan ancak çocuklarının hatırına Fenerbahçe için duasını esirgemeyen "Cici" ile Bursaspor maçının ertesi sabahı aramızda geçen sohbet; Fenerbahçe'nin durumunu, rakiplerin bakış açısını ve medyanın elindeki körüğün kapasitesini harika özetleyen üç beş cümleden ibaret  idi...

Cici: Oğlum, Fener dün Bursa'ya da yenilmiş ha?...
Ben: Yok cici, 1-1 bitti.
C: Öyle mi??? Ama geçen gün yenilmişti değil mi birine, Beşiktaş'a mı?
B: Hayır, o maçta berabere bitmişti....
C: Doğru ya, Galatasaray'a yenilmişti edepsizler!
B: Yok hayır cici, o da berabere bitmişti ama Fenerbahçe'nin kazanamadığı maçı biz kaybedilmiş sayarken, rakipler galip ilan ediliyor her seferinde...

Bursaspor 1-1 Fenerbahçe