18 Mayıs 2008 Pazar

ES ES ES Kİ Kİ Kİ ES Kİ ES Kİ ES


Şehir takımları ve bu takımların taraftarlarını her zaman çok takdir etmişimdir.İzmirli olsam Altay,Bursalı olsam Bursaspor,Eskişehirli olsam Eskişehirspor taraftarı olurdum...Eskişehirspor'a özel bir ilgim yok ancak yukarda bahsettiğim gerekçeler ve maçtan önce gördüğüm yüzlerce Eskişehirspor taraftarının yüzü suyu hürmetine sanırım gönlüm Eskişehirle beraber.Çiçek pasajında Eskişehirspor açık ara önde bakalım İnönü'nün çimleri kimi Süper Lig'e taşıyacak...
Eskişehirspor-Boluspor 20:30

" Pazar'ın Ertesi" # 6




Mustafa Denizli teknik direktör olarak Milli Takım'ı 77 yılda ilk defa Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde son sekize sokan futbol dahisi oldu. 77 yılda gerek Türk antrenörü ve teknik direktörleri, yabancı futbol adamları böyle bir payenin kıyı ve köşesine uğramamışlarsa, o zaman Mustafa Denizli'nin başarısı daha güzel anlaşılır. Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir ülkemiz için... Galatasaray'ın UEFA Kupası şampiyonluğu ile, Milli Takım'ın Avrupa Futbol Şampiyonası'nda son sekize kalışı futbolumuzun ulaştığı devamlı bir standart mıdır, yoksa Fatih Terim ile Mustafa Denizli'nin şahsi top kişiliklerinden doğma bir başarı mıdır ? Avrupa'da 1945 - 55 yılları arasında harikalar yaratan, her maçı rakip için komediye çeviren bir Macaristan, bir Avusturya, bir İsveç, bir Çekoslavakya oyun sahalarından silinip gitmişler. Bir İngiltere, bir Almanya son Avrupa Futbol Şampiyonası'nın elemelerinde boğulmuşlar. Avrupa'nın finale kalan ve kalmayan bütün ülkeleri bana göre futbol oyununda en zayıf ve cılız görüntüleri sunuyorlar top dünyasına... Türkiye bu hay - huy arasında ülkesinin tüm sahalarını çimlemekten öte, futbolda çok köklü bir planlama yapmadan alt ve üst yapıda ciddi bir ıslahat geçirmeden, Fatih Terim'in yönettiği Galatasaray'la UEFA şampiyonluğuna ulaşıyor, Mustafa Denizli'nin yönettiği Milli Takım ise Avrupa Milli Takımlar Şampiyonası'nda son sekize oturuyor. Türk kulüp takımları ve milli ekip bu payeleri derece derece yükselerek sağlamadıkları ve bu başarıları aniden aldığına göre bu artıları Galatasaray ve Türkiye'nin futbol kökleri yerine, iki müstesna futbol teknik direktörleri Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin karizmatik kişiliklerinde aramak daha doğru bir teşhis olacak. Daha kestirme bir ifade ile Türk futbolu kulüp ve milli takımlar bazında bu derecelere alacak toplu bir potansiyelde değildir ama, buraya iki müstesna futbol işçisi Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin kerametleri ile gelmişlerdir. Bizim ekip turnuvaların dereceli takımı olsaydı, Alpay kendisini oyun dışı bırakan o yumruğu atmaz, mahalle maçlarında bile o atışı yapmayan Arif, penaltıya bu derece istekli talip olmazdı. Avrupa ülkeleri futbolda en uç geriliğe varmışken, Avrupa ülkelerinde futbolun asli sahipleri beyazlar yerlerini ikinci ve üçüncü sınıf yurttaşlar olan siyahlara bırakmışlarken, Türkiye'de futbola seyirci olarak sevdalı milyonlarla beraber ben de, Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin sağladığı başarıları değişik isimlerin yeniden egale etmeleri en büyük dileğimdir. Ama bunların gerçekleşmemesi halinde kerameti Türk futbolu yerine, Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin isimleri etrafında dolaşan karizmalarına vereceğim. Galatasaray'dan ayrıldıktan sonra arkasından söylenmedik laf bırakılmayan Fatih Terim'in büyük boşluğunu Sarı - Kırmızılı kulüp Rumen Lucescu ile, futbol tarihinin en zayıf federasyonlarından biri olan Haluk Ulusoy ekibi Mustafa Denizli'nin yokluğunu hangi isimle dolduracak. Bekleyin Türkiye, hep birlikte görelim.
13 Haziran 2000 (Şampiyona ve Türkiye)

15 Mayıs 2008 Perşembe

Tek Adam




Neredeyse 6. adamı (spor terimleri ataerkil olunca bu tarz çelişkili kelimeler zaman zaman ortaya çıkmakta) olmadan 5 maçlık final serisini sonuna kadar kovalayan Galatasaraylı bayan basketbolcular ikincilik madalyalarını almak için Caferağa'nın parkesine ayaklarını basınca 1500 kişilik salon kapasitesini düz 2000'e çekmiş olan Fenerbahçe aşıkları hep bir ağızdan Galatasaray'a küfretmeye başladı. Aziz Yıldırım önderliğinde tüm yönetim kurulu ise bu kahraman kızları ayakta alkışlamaktaydılar. Başkan tribüne dönüp onlarında katılımını istediğinde, 10 sn öncesine dek "galiz" küfürlerle hatır soran taraftarlar alkışlamaya başlamıştı bile .

Çok değil; bir hafta önce futbol takımının şampiyonluğunu kutlarken tarafarına saat kaç diye soran, aldığı cevapla yetinemeyip Kadıköy'den duyulması için daha yüksek ses isteyen amigo-başkanın tavrı olmasa belki de Caferağa'da Aziz Yıldırım'ın müdahalesine gerek kalmaksızın sportif mücadelerinin gereği olan avuç dolusu alkışı cimbomlu kızlar fazlasıyla alacaktı.

Maçtan sonra Zafer Kalaycıoğlu yapılan röportajda başkanın maçtan bir gün önce son idmana geldiğini, rakibe hücum ribaundu verilmediği takdirde maçın rahat geçeceği hususuna dikkat çektiğini ifade etti. Neresinden alınsa üzerine yazı dizisi yazılabilcek bir konu. Bugün biraz taradım yazmaya başlamadan önce, "Aziz Yıldırım, koç Kalaycıoğlu'nun taktik tahtasını elinden almış..." şeklinde manşetlere rastlarmıyım diye ancak spor(futbol) basınımız beni yanıltmadı ve transfer yalanlarıyla oyalanmaya devam ettiklerini gördüm. Bir spor kulubü başkanının tüm branşlarla bu kadar samimi olarak ilgilenmesi benim şahsi kanaatime göre olağanüstü bir durumken, sana göre ise diktatörlük belki de.


14 Mayıs 2008 Çarşamba

Fenerbahçe Şampiyon: 74-62



Ben Fenerbahçe taraftarıyım diye bana mı öyle geliyor bilmiyorum ancak,
şampiyonluk Fenerbahçe'ye çok yakışıyor.

11 Mayıs 2008 Pazar

'O' an

Hücum oyuncusunun yükselme enerjisi potaya odaklandığı gözlerinin ucuna kadar çıkmış...Sen istersen eğer;başarı,seni beklemekte her zaman.

" Pazar'ın Ertesi" # 5


Tuvalete bile araba ile giden, bir tane ile yetinmeyip altlarında son model otomobille bir de cip bulunduran günümüz futbolcuları milim yerlere bile ayaklarını yerden kesen araçlarla giderken, 1945 yıllarında İstanbul'da en şöhretli futbolcunun altında araba yoktu. Beşiktaş'ın efsane kaptanı Hakkı Yeten Halıcıoğlu'ndan Topkapı'ya kadar yayan yürür, ordan şeref stadına maça veya idmana tramvaya binerek giderdi. Lefter, Büyükada'dan Kadıköy'e vapurla iner, oradan Fenerbahçe stadında tramvay ile ulaşırdı. Selahattin Torkal Cihangir'den Karaköy'e tramvayla iner oradan vapur ve tramvay karışımı iki vesaitle idmana gelirdi. Mehmet Ali Has, Yeniköy'den bir vapurla Sirkeci'ye geçer oradan bir yenisi ile Kadıköy'e ulaşırken, tramvaya biner Fenerbahçe stadındaki idman ve maçlara gelirdi. Şimdiki futbolcuların sadece primleri milyarı bulurken, maaşlar ve transfer ücretleri tavana vururken, o zamanki en kabadayı para ayda 125 lirayı geçmez, primler de büyük maçlar için 25 veya 50 liraya ancak ulaşırdı. İstanbul'un sayılı zenginlerinden Hacıbekir bazen Fenerbahçeli futbolculara ekstra prim verdiği zaman veya Ankara deplasmanında takımı Ankara Palas'ta yatırdığında gazeteler bir hafta bu hovardalıktan söz eder ve Hacıbekir'i bu jestten ötürü yere göğe komazdı. 1945 yıllarının futbolcuları yazın zımpara sertliğinde toprak zeminde top koşturur, kışın ise bataklaşmış bir ortamda gülle haline gelmiş toplarla boğuşurlardı. Üstlerindeki formalar en adi pamuk ipliğinden dokunur, ıslandıkça ağırlaşır, ayaklarındaki top ayakkabıları için kabaca postal demek o dönemin en uygun deyimi olurdu. Şimdiki futbolcular ise halı gibi sahada topun ve malzemenin en hasosu üstlerinde keyifle top koşturuyorlar. Şimdi toplumun çok ötesinde bir konfor ve lüks içinde yaşayan, bir giydiğini bir daha giymeyen, en mutena semtlerde saray gibi evlerde yaşayan günümüz futbolcularına karşılık, 1945 yıllarının oyuncuları toplumdan bu kadar soyutlanmazlar, gerek kıyafetleri gerekse oturdukları evler yaptıkları flörtler ve evlilikler yüzünden bu kadar yankılanan görüntü ve şatafat çizmezlerdi. Şimdiki futbolcular tatillerini balaylarını Avrupa'nın en hatırı sayılır beldelerinde geçirenlere karşılık 1945 senesinin oyuncuları balayları ve tatillerini İstanbul'da yapar, yazları oturdukları semtlere göre kalçalarına birer mayo giyip bu kentin bir plajında İstanbullular ile birlikte denize girerlerdi. Şimdiki futbolcuların çoğunluğu ile arkadaşlık denen bağların hiç birisini fiyonglamama rağmen, o küçük şeytanlar denen Fenerbahçe'nin 1951 - 52 kadrosunun Ankara'dan gelenlerinden Burhan Sargın, Akgün Kaçmaz ve Abdullah Matay ile gazeteci olmadan önce dosttuk. Çünkü futbolcular o zaman daha iyi insan ve daha mütevazı idiler.




25 Ocak 2000 (Dünün ve bugünün futbolcuları)


4 Mayıs 2008 Pazar

" Pazar'ın Ertesi" # 4

HASAN Şaş, dopingten altı ay ceza yedi. Bu doping olayı polisiye romanlarındaki katil kurgusu gibi epey karışık. Hasan Şaş diyor ki, "Yapmadım". Dediğine inanmak lazım. Tıp diyor ki, "Kanda doping içeren maddeler bulundu". Bütün suç A-ferin isimli gribe iyi gelen, onu yok eden bir ilaçta. Hasan Şaş, tedavi maksadıyla bu ilaçtan alıyor. Tıp diyor ki, "Bu A-ferin denen ilaçta insanı güçlendiren ve sporda haksız rekabeti körükleyen doping var". Hasan Şaş altı ay ceza aldığının üzüntüsü içinde, "Keşke alsaydım" dedi. Fatih Terim ise futbolcusunun hem cehaletine, hem suçsuzluğuna o kadar inanmış ki, "Doping yapana da altı ay ceza, doping yapmayana da altı ceza"dedi. Ben Hasan Şaş'ın bu doping işinin kendi bilgisizliğinden ve doktorun iş bilmez davranışından kaynaklandığına inanıyor ve bu ceza süresini teselli olur diye acele askerliğine karar aldırtmasından dolayı kutluyor ve sabır diliyorum...
Mazide yoktu Türk futbolunun mazisinde doping olayını ortaya çıkaran bulgular ve alet de olmadı, fazla doping olayı da. 1959 - 60 yılında Beşiktaş'ın ilk kez şampiyon olduğu dönemde çok 1 - 0'la kazanılmış maçlar vardı. Hatta teknik direktör Kutik'in meşhur bir sözü vardı, "Un punt iki puan". Beşiktaş'ın sağaçığı Arif halsiz vücudu, yetmeyen nefesi, çok zayıf fiziği ile bu 1 - 0 'lık maçların bütün gollerini atar ve rakip taraftarlar tarafından dopingli olarak yorumlanıp, ismini "ölü Arif"e çıkarırlardı. Türk futbolunun bir numaralı teknik direktörü Gündüz Kılıç'ın Galatasaray'da çalışırken futbolcularını en parlak soyunma odası sözleriyle, hem de ilaçla büyük maçlara hazırladığı söylenirdi. Onun bu konudaki ilaç deposu da futbolcu Ergun'du. Ergun kendisini oyuna daha fazla verdiğini ispat için maçta ayılır bayılır, düşer kalkar ve maçı kurtaran aslan olurdu. Gündüz Kılıç, Talat'ı karşısına alır, nazi pilotlarının başarısını, uçaklarındaki gamalı haç sayısı ile ölçüldüğünü söyler, kaç uçak düşürdüyse onlar gövdesinde resm edilir derdi. Talat maçları form durumu ne olursa olsun aslanlar gibi oynar, soyunma odası söz telkinlerinin yanında Kanzuk Eczanesinin de katkıları olduğu rivayet edilirdi. Gelmiş geçmiş en büyük Lefter, kendi kampını, kendi futbolunu, kendi beslenmesini kendisi ayarlardı. Büyük maçlardan önce kampa girdiğinden, ona yutsun diye verdikleri vitamin haplarını yutmaz, lavaboya atardı. Böylesine has milli ve mahalliydi Lefter Fenerbahçe ve futbolda...

30 Mart 1999 (Hatıralar)